• Anasayfa
  • Favorilere Ekle
  • Site Haritası

Üyelik Girişi
TAKVİM
TEVHİD VE SAPMALAR

I. KONUNUN ÖNEMİ :

İnsan bu dünyaya imtihan için gönderilmiştir. İmtihanı kazananlar sonsuz bir mükafatla mükafatlandırılacaklar, kaybedenler ise sonsuz bir cezayla cezalandırılacaklar. Merhametli olan Allah insanlara akıl vermiş, onlara Kitap ve Peygamber göndermek suretiyle imtihanı nasıl kazanacaklarını göstermiştir. Kitabında insanları kendi yolundan sapmalara karşı uyarmış ve Tevhid’den Sapmaları bağışlamayacağını açık bir şekilde belirtmiştir. (Nisa, 116)

Bu yüzden müslümanlar Tevhid üzerinde titizlenmeliler, her türlü sapmalara karşı uyanık olmalılar ve bu sapmaları çok iyi tanımalılar ki, ayakları farkında olmadan kaymasın.

II. TEVHİDİN ÖĞRENİLECEĞİ KAYNAK

Ahiretteki hesabı insanlar değil Allah görecektir. Şayet insanlar Allah’a verecekleri hesaptan temiz çıkmak istiyorlarsa mutlaka Allah’ın Kitab’ına göre inançlarına çeki-düzen vermelidirler. Aksi helakine sebep olacaktır insanların. Allah’a nasıl inanılır? Allah nasıl razı edilir ? Bu soruların geçerli cevabını yine Allah vermeli, açıklamalı.Zira bunları tesbit etmek insanlara bırakılmış olsa idi, Allah insanlara sürekli elçiler göndermezdi. Allah’a nasıl inanılacağı ve teslim olunacağı Kur’an’da belirtilmektedir. Öncelikle bunu öğrenmeli, bilmelidirler. Insanların haklarında iyi zan besledikleri büyükleri, alimleri, ataları, nice düşünce ve davranışlarıyla doğruluklarını göstermiş olsalar bile, yürüdükleri yol itibariyle kendilerini bağlamaz. Müslümanım diyenleri şüphesiz bağlayıcı tek şey vardır; o da Allah’ın Kitabıdır. Zaten Kur’an’ın korunması da , her yeni olayda muhtemel bir sapmayı önlemek içindir. Her konuda olduğu gibi insanların önce doğru düşünebilmesi-inanabilmesi, sonra da doğru düşüncelerini hayata geçirmeleri ancak birdisiplin ile mümkündür. Bu da işi ciddiye alarak her şeyi yerli yerinde kullanmak, yerli yerinde işlemekle gerçekleşir.

III. SAPMA NEDİR  ?

Sapma hidayetin karşıtıdır. Bu kelimeyi ifade için kullanılan dalalet sözcüğü lügatte ‘doğru yoldan sapma’ olarak belirtiliyor. Dalalet, Kur’an’da vahiyden habersiz yaşadığı için küfür isnadı yapılamayana (3/164, 93/7), bilmeyene (2/282), şaşana (12/95), kaybolana (6/24), boşa gidene (18/104), isyan edene (33/3) ve küfredene/gerçeği inkar etmek suretiyle örtene (2/108) kullanılır. Insanlar arasında sapma kelimesi kullanıldığında genelde ‘doğru yoldan yanlış bir yola sapma’ kasdedilir. Halbuki bir insan yanlış yoldan doğru bir yola da sapabilir.

IV. İNSAN NİÇİN SAPAR ?

Hidayete eren de sapan da insanın kendisidir. Kur’an’ı Kerim’e göre insanın sapma sebepleri şöyledir:

1. Aklı kullanmamak:

 Bir ayette Allah (c.c.) şöyle buyuruyor:

“Rabbin isteseydi yeryüzündekilerin hepsi mutlaka inanırdı. O halde sen mi insanları inanmaları için zorlayacaksın. Allah’ın izni olmadan kimse inanmaz ve O pisliği akıllarını kullanmayanlara verir.(10/99-100). Şu ayette de ‘sapma sebebi’ olarak aklı kullanmamak gösterilir:

“ (Şeytan) sizden bir çok nesli saptırdı. Aklınızı kullanmıyor musunuz?”(36/62).

Bugünün insanları akletmeyi iyi müslüman olmanın gereği olmaktan çıkardıkları için sapmalar yaşanıyor.

Toplumda şeytanın ‘akletmekten’ dolayı saptığı hakkında yanlış bir inanç var. Gerçekte ise Iblis’in sapma sebebi akletmek değil, belki akletmemek ve kıyas yapmamaktır. Iblis, Allah’ın ‘Ademe secde etmene engel olan nedir?’ sorusunu şöyle cevaplandırır: ‘Beni ateşten, onu çamurdan yarattın. Ben ondan iyiyim.’(38/76). Halbuki ‘akıl’ her varlığın kendi yaratılışında iyi olduğunu söyler. Ateşin çamurdan üstün olduğunu iddia ederek isyan etmek (17/61) akletmek değil, olsa olsa gurur ve kibre dayalı bir ırkçılıktır. Şeytanın sapmasında sebep ‘akletmek’ değil, istikbar(büyüklenme) (38/71-75) ve istiğnadır. Yani tepeden bakmak ve kendini yeterli görmek.

2. Vahyi unutmak ve terketmek:

Furkan suresi 17. ve 18. ayetlerde şöyle buyuruluyor:

“Onları (müşrikleri) ve Allahtan başka taptıklarını bir araya getirip toplayacağı ve:’Şu kullarımı siz mi saptırdınız, yoksa kendileri mi yoldan saptılar’ diyeceği gün; derler ki:’Sen yücesin; senin dışında başka veliler edinmemiz bize yakışmaz, ancak onları ve atalarını sen meta verip yararlandırdın, öyle ki (senin)  zikrini (vahyini) unuttular ve böylece yıkıma uğrayan bir kavim oldular.’”

Başka bir ayette şöyle denmektedir:

“Ona ayetlerimiz okunduğunda, sanki onları işitmiyormuş ve kulaklarında bir ağırlık varmış gibi, büyüklük taslayarak sırtını çevirir. Artık sen ona acı bir azap ile müjde ver.” (31/7).

Kur’an’ın terkedilmesiyle ilgili ise şöyle buyuruluyor:

“Hesap günü, zulme sapan, ellerini ısırarak şöyle der:’Ah keşke, elçiyle birlikte bir yol edinmiş olsaydım. Vah yazıklar bana, ne olurdu da filanı dost edinmeseydim. Çünkü o, gerçekten bana geldikten sonra beni zikirden (Kur’an’dan) saptırmış oldu. Şeytan da insanı ‘yapayalnız ve yardımsız’ bırakandır.

Ve elçi dedi ki:’Rabbim gerçekten benim kavmim, bu Kur’an’ı terketti.’’(25/27-30)

3. Hevaya uymak:

“Ey Davud, gerçek şu ki, biz seni yeryüzünde bir halife kıldık. Öyleyse insanlar arasında hak ile hükmet, istek ve tutkulara (hevaya) uyma; sonra seni Allah’ın yolundan saptırır. Şüphesiz Allah’ın yolundan sapanlar, hesap gününü unutmalarından dolayı onlar için şiddetli bir azap vardır.” (38/26)

4. Zanna uymak:

“Yeryüzünde olanların çoğunluğuna uyacak olursan, seni Allah’ın yolundan saptırırlar. Onlar ancak zanna uyarlar ve onlar ancak ‘zan ve tahminle yalan söylerler’” (6/116)

 5. Kendini yeterli görmek (istiğna): “Hayır, gerçekten insan kendini yeterli gördüğünden azar.”  (96/6-7)

6. Tepeden bakmak (istikbar):

 
“Hayır, benim ayetlerim sana gelmişti, fakat sen onları yalanladın, büyüklüğe kapıldın ve kafirlerden oldun.” (39/59)

“Ademe meleklerin hepsi topluca secde etti. Yalnız Iblis hariç. O büyüklük tasladı ve kafirlerden oldu.” (38/73-74)

7. Haset:

 
“Kitap Ehlinden çoğu, kendilerine gerçek apaçık belli olduktan sonra, nefislerini kuşatan kıskançlıktan dolayı, imanınızdan sonra sizi inkara döndürmek arzusunu duydular.” (2/109) 

8. Şımarmak-refah içinde olmak:

“Biz, yaşama biçimleriyle ‘refah içinde şımarıp azmış’ nice şehri yıkıma uğrattık. Işte meskenleri; çok az (bir zaman) dışında (onlarda) kendilerinden sonra oturulabilmiş değildir. (Onlara) Varis olanlar biziz.” (28/58)

“Gerçek şu ki, Karun, Musa’nın kavmindendi, ancak onlara karşı azgınlaştı. Biz, ona öyle hazineler vermiştik ki, onun anahtarları birlikte (taşımaya) davranan güçlü bir topluluğa ağır geliyordu. Hani kavmi ona demişti ki:’Şımararak sevinme, çünkü Allah, şımararak sevince kapılanları sevmez.’”  (28/76)

9. Beylere ve büyüklere körü körüne bağlanmak:

 “Onların yüzlerinin ateşte evirilip çevrileceği gün, derler ki:’Eyvahlar bize, keşke Allah’a itaat etseydik ve elçiye itaat etseydik. Ve dediler ki: ‘Rabbimiz, gerçekten biz, efendilerimize ve büyüklerimize itaat ettik, böylece onlar bizi yoldan saptırmış oldular. Rabbimiz onlara azabtan iki katını ver ve büyük bir lanet ile lanet et.’” (33/66)

10. Toplumsal Değer Yargılarının Yönlendiriciliği, Etkileme Gücü, Yaygın Kanaat veya Çoğunlukçu Düşünce:

Bir fikri takip edenlerin çokluğunun onun doğruluğuna delalet etmediği gibi azlığının da geçerliğini ortadan kaldırmadığı açıktır. Kur’an, çoğunluğa karşı olumsuz bir bakışa sahiptir. Çoğunluğu nadiren meşrulaştırıcı bir faktör olarak aldığı; zanna ve hevese uyanlar (6/116), bilgi ve anlayıştan yoksun olanlar (7/187, 49/41, 5/103), müşrikler (12/106), nankörler (17/17, 12/38) ve birbirinin hakkına tecavüz edenler(38/24) olarak niteler.

“Yeryüzünde olanların çoğunluğuna uyacak olursan, seni Allah’ın yolundan saptırırlar. Onlar ancak zanna uyarlar ve onlar ancak ‘zan ve tahminle yalan söylerler’” (6/116)

11. Mevcud Din ve Gidişatı Koruma (Atalar Dini):

Geleneğin dokularına örülen’ her bilgiyi sağlam olarak görmek de sapma sebeplerindendir. Mevcudun korunmasında ısrar eden anlayış, «Allah’ın indirdiğine uyun» (2/170, 5/104) çağrısına karşılık, «atalar dininin izleyicileri» (2/170) olduklarını öne sürmektedirler. Bu anlayışın geçmişteki temsilcileri «bunu bize Allah emretti» (7/28) diyerek Allah’a karşı, bilmedikleri şeyleri söylemekteydiler.

12. Ayrıca insana özgü olumsuzluklarda sapmalara sebebiyet verebilir:

Bunlardan bazıları şunlardır: İnsan cedelcidir (18/54), cahildir (33/72), acelecidir, bir şeyin doğruluğunu bilmeden hareket eder (49/6). Bilgisi olmadığı şeyleri konuşur (3/66, 17/36). Anlamadan bir şeyi yalanlar(27/84). Anlatılanı, doğru delile dayandırmama özelliklerine sahiptir.

 

 

V. TEVHİD´DEN BELLİ BAŞLI SAPMALAR:

Tevhidden sapmalardan kasıt insanı şirke bulayan her türlü sapmadır. İnsanlar eskiden olduğu gibi günümüzde de Allah’ı hak bir ölçüye göre değerlendiremediklerinden tevhidden sapıttılar. İnsanlar ellerinde hak bir ölçü olmadan, bir hüccete sahip bulunmadan Allah hakkında değerlendirmelerde bulunduklarından, birçok yanlış ve yalanın kurumlaşmasına sebep oldular.

Kur’an’da şöyle buyuruluyor:

“Sana ve senden öncekilere şöyle vahyedildi: Andolsun, eğer ortak koşarsan amelin boşa çıkar ve ziyana uğrayanlardan olursun. Hayır yalnız Allah’a kulluk et ve şükredenlerden ol. Allah’ı hak ölçüye göre değerlendiremediler. Halbuki kıyamet günü yer, tamamen onun avucu içindedir. Gökler de sağ elinde dürülmüştür. O onların ortak koştuklarından uzak ve yücedir.” (39/65-67)

Yalnızca Allah’a ait olan yetki ve sıfatların bazı insan ve kurumlara devredilmeye çalışılması müslümanların Allah inançlarında çok büyük yaralar açmıştır. Burada bunların en yaygın olanlarından bahsedilecek.

1. Hüküm Koymada

Hüküm ve buyrukta “tek ve mutlak söz sahibi” yerine “söz sahiplerinden” bahsedildiği anda tevhidin yerini şirk alır. Allah kendisine yaratıcılık sıfatında ortak kabul etmediği gibi hüküm koymada da ortak kabul etmiyor. Bir ayette şöyle buyuruluyor: “Dikkat edin, yaratmada emir de Allah’ındır.” Göklerin ve yerin sahibi Allah olduğu için, bunlar üzerinde tasarruf (hükmetme) yetkisi de elbette Allah’ın olacaktır. Bundan daha aklî ve tabiî bir şey olmaz.

Tarihteki sapma:

Daha İslamın ilk yıllarından itibaren hüküm Allah’ın olmaktan çıkmış, insanlar kendi adlarına insanları yönetir olmuşlar, onlara kurallar koymuşlar, cezalar vermişler. Allah’ın nerede kullanılacağını belirttiği beytülmal çarçur edilmiş, sultanların zevkleri için harcanır olmuştur. Allah’ın hüküm sıfatının yürürlükte olması için verilen mücadeleler tarihte sanıldığı kadar çok değildir. Bu konuda vahy anlayışı çerçevesinde mücadelesini veren toplumların sayısı çok azdır...

Bugünkü sapma:

İnsanlar bügün Tevhidi açıklamaya çalışırken, genellikle Allah’ın var olması esası çerçevesinde döner dururlar. Elbetteki Allah’ın İlah, Rabb, Melik olduğundan ismen bahsederler. Ama muhtevada bireysel ve sosyal hükümlerin, ölçülerin(esasların) sahibinin yalnızca Allah olduğu (olması gerektiği) esası yer almaz. Böylece Hüküm Koyma ve Kaynağı konusu, Tevhidi esasların dışında düşünülmeye başlanır. Sosyal yapıdaki ilahi irade askıya alınmış olur. Tevhid’in bir yönünü de oluşturan, sosyal ve devlet yapısındaki mutlak otoritenin Allah’a ait olması esası, unutulur. Yani ticaret hukukundan ceza yasalarına, miras-aile hukukundan medeni hukuka kadar toplumsal hayatın her yönünü belirleyen yasaların Allah’ın koyduğu yasalar olması gerektiği esasını kabul etmezler.

 “De ki: .. Göklerin ve yerin gaybı O’nundur. O, ne güzel görmekte ve ne güzel işitmektedir. O’nun dışında onların velisi yoktur. Kendi hükmünde hiç kimseyi ortak kılmaz.” (18/26)

2. Allah ile kendi arasına aracı koyma

Allah ile kendi arasında aracı koymak şeklinde gerçekleşen şirk, masum gözüken, ama tevhidin temel amacını, Allah’tan başkasına kulluğu engelleme amacını içten içe yok etmeye yönelik bir özelliğe sahiptir.

İnsanlar aracıları benımseyerek Allah’ın yanına ortaklar koyarken, Allah’a güçsüzlük, yetersizlik isnat etmediklerini söylerler. Bunlara yer vermelerini Kur’an’da da geçen şu gerekçeyle açıklarlar: “Allah’dan başka veliler edinenler şöyle derler:’Bizim bunlara ibadet ve kulluk etmemiz, bunlar bizi Allah’a yaklaştırsınlar diyedir.”(39/3)

Arap müşrikleri de Yaratıcı olarak bir tek Allah’a inanıyorlardı. Ancak tıpkı bugünde aynısının yapıldığı gibiAllah’a daha çok yaklaşmak niyetiyle o Lat, Menat adlı evliyalara sığınıyorlarda. İslam Tarihçileri Lat, Menat, Uzza gibi putların, zamanında yaşamış salih insanlar adına dikilmiş birer put olduğunu yazarlar. Günümüzde değişen bir tek şey var. Lat, Menat yerine Gavsı AzamHacı BektaşMevlana CelaleddinKutb-i Irşad,  Mürşid-i Kamil vb. isimlerinin gelmesiŞirkteAllah’ın yanına ortak olarak konan kişinin seçkin, salih, evliya veya peygamber olması şirkin doğuşunu ne engeller ne de geciktirir. Kullanılan ortağın Firavun olması ile Musa olması arasında fark yoktur. Insanların kendilerini yanılttıkları noktalardan biri de budur.

İslam dininde ise kul ile Allah arasına hiç kimse giremez. Yani aracı yoktur. Aracı şirk dininin özelliğidir. Allah bize o kadar yakındır ki, şah damarımızdan daha yakın olduğunu kitabında söylüyor ve bize hiç aracısız ibadet etmemizi, sadece kendisinden yardım istememizi emrediyor. Bunu bütün namazlarımızda, Fatihalarımızda söylüyoruz. Fakat bunlardan tamamen gafil bazı kimseler, bu aracılık müessesini asırlardır yaşatmakta devam ediyorlar.

İnsanların yakınında onlara yardım edecek güçlü biri var; onlar ise ondan yardım istemeyip ta uzaklarda ve kendilerine hiç bir yardımı olamayacak birini arayıp bulmaya çalışıyorlar. Bu şu demektir; ya onlar yanlarındaki varlığın gücüne inanmıyorlar veya aracıları O’nun kadar üstün görüyorlar!

Bütün bunlar insanların Allah’ı gereği gibi tanımamalarından, Allah anlayışlarındaki çarpıklıklardan ileri geliyor. Allah kapalı kapılar ardında bir vali değil ki, önce sekreterden, sonra yardımcısından O’na varalım. O bize bizden daha yakındır. Kur’an’ın tanıttığı Allah hiç kimseye muhtaç değildir. Affedeceği ya da cezalandıracağı kimseyi hiç kimseye sormadan, danışmadan halledebilir. Aracılık düşüncesindeki anlayışta ise Allah sanki tek başına karar veremiyor. Bütün işler özellikle sonsuz kurtuluş asla tek imza ile olmuyor. Aracılarında birinin veya birkaçının daha imzası gerekiyor. İslam dininde ise hüküm ve tasarrufların tümü, bu arada cennet belgesi, bir tek imza taşır. Bu, Allah’ın imzasıdır. Allah’tan başka ‘yetkililerin’ de imzasına ihtiyaç duyulan din, adı ne olursa olsun, islam olamaz. Çünkü tevhid hiçbir alanda ikilik kabul etmez.

Konuyla ilgili ayetlerden bir kısmında şöyle buyuruluyor:

Allah, kuluna yeterli değil mi ? Seni O’ndan başkalarıyla korkutuyorlar. Allah kimi saptırırsa, artık onun için bir yol gösterici yoktur. Allah kimi de hidayete eriştirirse, onun için bir saptırıcı da yoktur. Allah, intikam sahibi, güçlü ve üstün olan değil midir?

Andolsun, onlara:’ Gökleri ve yeri kim yarattı?’ diye soracak olsan, elbette ‘Allah’ diyecekler.

De ki:’ Gördünüz mü haber verin; Allah’tan başka tapmakta olduklarınız, eğer Allah bana bir zarar dileyecek olsa, O’nun zararını kaldırabilir mi? Ya da bana bir rahmet vermeyi istese, O’nun rahmetini tutup-önleyebilecekler mi?’ De ki:’ Allah bana yeter, tevekkül edecek olanlar, O’na tevekkül etsinler.’  (Zümer; 36-38)

Allah ile birlikte başka bir (batıl) ilahı çağırma. O takdirde azap görenlerden olursun
(Şuara-213)

Ancak sana ibadet eder ve yalnızca senden yardım dileriz. (Fatiha-5)

 

Allah’ı bırakıpta kıyamet gününe kadar cevap veremeyecek olan, kendisine yapılan dualardan habersiz kalan şeylere ibadet (dua ederek ibadet eden) edenlerden daha sapık kim olabilir.(Ahkaf-5)

Kim Allah’tan başka bir şeye çağırıp (ondan medet beklediği halde) ölürse, ateşe girer. (Sahih-i Buhari)

Birşey istediğinde Allah’tan iste. Yardım istediğinde yine Allah’tan iste. (Tirmizi rivayet ediyor ve sahihtir diyor)

Islahatçı bir İslam alimi olan İmam Birgivi aracılığı savunan insanlara şöyle cevap veriyor:

“Allah ile kendi arasında bir aracı/vasıta ve şefaatçiyi kabule eden kimse, ya zanneder ki, Allah, kulunun istediğini bilmiyor.. Yahut kendi uzaklarda olduğundan işitmiyor da böyle bir vasıtaya muhtaç oluyor.. Bir hükümdarın, kabul etmek istemediği dileği vezir ve memurlarının tesiriyle kabul ettiği gibi Dünya büyüklerinin idarelerinde vasıtaya mecbur oldukları gibi. Böyle bozuk ve yanlış zanlara kapılan adam bilmiyor ki, padişah bu aracılara ve müşavirlere muhtaçtır.”

2.1 Kur’an’a göre Peygamberin aracılığı/elçiliği:

Kur’an, Yaratıcı ile yaratılan arasında aracı/elçi olan seçkin kişilerin nebi(çoğulu, enbiya) resul(çoğulu rüsül) diye anmaktadır. Bunların ilki haberci, ikincisi de mesaj getiren elçi anlamındadır. Müslümanlar Hz. Muhammed’i bu anlayışa bağlı olarak Resulullah(Allah’ın Elçisi)  Nebiyullah(Allah’ın habercisi) ve yine Kur’an’ın bir ifadesine dayanarak Hatemülenbiya (Nebilerin sonuncusu) diye anarlar.

Bu aracılık meselesinde Kur’an’ın sergilediği tavır, kendine has bir tavırdır. Kur’an’a göre, Peygamberin aracılığı, insanların Allah’a gidiş konusunda kaderlerine hükmetmek değildir. Kur’an’ın tabiriyle, bu aracılık sadece bir tebliğ (mesajı açıklama) keyfiyetinden ibarettir. Peygamber bunun ötesinde ne bir yükümlülük, ne de bir hak taşımaktadır. Başka bir deyimle, Peygamber(Farsçadan dilimize geçmiş olan bu tabir de haber getiren anlamındadır.) yola ışık tutar; fakat yolu yürüyecek olan bizleriz. Peygamber, bizi sırtına alıp götüremeyeceği gibi, yürüdüğümüz yoldan geri dönmemize de sebep olamaz. Biraz daha açık söylersek, Kur’an, vaftiz ve aforoz kavram ve kurumlarını reddeder. İnsanoğlunun kaderi başkalarının denetimine verilmemiştir.

Tevhidden sapmalar bu konularla sınırlı değil. Salih ve alim insanlara hürmette, saygı ve sevgide aşırı gitmek onlara kutsallık izafe etmek, dokunulmaz kabul etme, sözlerini körü körüne tasdik ederek yanılgı payı bırakmamak suretiyle yalnız Allah’a has olan yanılmazlık sıfatına ortak kabul etme, şifa maksadıyla iplik halka takmak, türbelere çaput bağlamak, Allah’tan başka kimselerin de gaybı bileceğine inanmak, müridlerin rızıklarına şeyhlerinin kefil olduğuna inanmak, velilerin kainatta tasarrufta bulunma ve dualara icabet etme yetkisiyle donatıldığını kabul etmek, onlara adak adamak ve kurban kesmek.

Asrı Saadetteki müslümanların bu konularda ne kadar hassas olduğunu göstermek için bazı örnekler vermek istiyorum. Hurafeye asla yer vermeyen  Hz. Ömer, altında Rasulullaha (a.s) biat edilen ağacı, halkın bölük bölük ziyarete gittiklerini duyunca kökünden kestirmişti. Çünkü bu ağaçta bir kutsiyetin varlığına inanarak ziyaret ediyorlardı. Hz. Ömer, ağacı hemen kestirmekte tereddüt etmemiştir.

Ebu Bekril Hallaf diyor ki: “Kolunda, sıtmadan kurtarır inancıyla bir şey bağlı olan adamı Ebu Hüzeyfegörünce: Eğer bu bağ kolunda iken ölürsen, cenaze namazını kılmaktan vazgeçerim, dedi.” Ebu Bekri Tarsusi şöyle diyor: “Bakınız ey Allah’ın rahmetine nail olan müminler! İnsanların iyilik, kötülük, şifa, medet umdukları taşları, ağaçları görürseniz kırınız.”

VI. SONUÇ:

Tüm bu ve benzeri sapmalardan kurtulmanın yolu ise inanç esaslarını yalnızca Kur’an’a dayandırmaktır. Peygamberimiz(a.s.) de inancını yalnızca Kur’an’dan almıştır.

İslam’ın temel esaslarını oluşturan inanç konularındaki Kur’an ayetleri şüpheye ve bulanıklığa yol açmayacak derecede açıktır. Yeter ki, insanlar sağlıklı bir yaklaşım ve metotla Kur’an’a yaklaşsınlar ve sadece O’na teslim olsunlar. Akidelerini Allah’ın koruma teminatı altında olmayan sözlerle kapalı, şuna göre, buna göre değişir hale getirmesinler.

Paylaş |                      Yorum Yaz - Arşiv     
30 kez okundu

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yapmak için tıklayın
Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi1
Bugün Toplam26
Toplam Ziyaret103009
Anket
Kur'an'ı ne sıklıkla okursunuz?
Hava Durumu
Anlık
Yarın
1° -6°
Saat