Ana Sayfa > ETKİNLİKLER

Erzurum’da “Vahdetin Önündeki Engeller” Konuşuldu
21 Aralık 2015
Erzurum’da çeşitli sivil toplum kuruluşlarının ortaklaşa düzenlemiş olduğu ve gençlerin konuşmacı olarak iştirak ettiği “Vahdetin Önündeki Engeller” konulu panel gerçekleştirildi.
Fontu Büyült Fontu Küçült 100%

Erzurum İHH İnsani Yardım Derneği, Kur’an Halkaları, Özgür Der, Nida Der, Medeniyet Vakfı, İnsan ve Medeniyet Hareketi ve Edep Der gibi sivil toplum kuruluşlarının ortak organizasyonuyla “Vahdetin Önündeki Engeller”konulu panel gerçekleştirildi. Düzenlenen panelde gençler konuştu. Programın sunuculuğunu Emrullah SES yaptı. Cihad KARAKOÇ’un Kur’an tilaveti ile başlayan program panel ile devam etti. Panelistler Suat YILDIZ (Moderatör), Ümit YILDIZ, Mustafa ERKEKLİ, Adem Yasir KESİCİ ve Durmuş KANCI idi.  

Panelin moderatörlüğünü Erzurum İHH İnsani Yardım Derneği Yönetim Kurulu Üyesi Suat YILDIZ yaptı. YILDIZ,  yaptığı konuşmada vahdet meselesinin yeryüzüne dair kaygısı olan, yeryüzündeki emperyalist işgallere, katliamlara itirazları olan, Allah’ın dinini yeryüzüne hakim kılmaya çalışan, İslami bir iktidar ve İslami bir toplum hedefi olan,  yeryüzünde iyiliğin adaletin, güzelliğin, doğruluğun temsilcisi olmaya çalışan Müslümanları yakından ilgilendiren bir mesele olduğunu vurguladı. Ümmetin büyük bir işgal ve sömürgecilik ile karşı karşıya kaldığını ve bununla birlikte ümmeti oluşturan Müslüman yapıların da kendi içinde yaşadığı sıkıntıların, hastalıklı fikirler ve tekfire varan düzeyde itham edici yaklaşımların, ayrıştırıcı dilin Müslümanların birlik ve beraberliğini, vahdeti engelleyen durum olduğunu ifade etti.

Bu sebeple bu meseleye eğilmenin ve pratik çözüm önerileri sunmanın oldukça önemli olduğunu vurgulayan Suat YILDIZ, akabinde sunumunu yapmak üzere sözü ilk genç panelist olan Ümit YILDIZ’a verdi.

Ümit YILDIZ yaptığı sunumda şunları ifade etti:

Vahdet Nedir, Neden Gereklidir?

“Değerli Müslümanlar vahdetin ne olduğu, neden gerekli olduğu ve Kur’an ve Sünnetten dayanaklarını izah etmeye çalışacağım. Vahdet genel anlamda değişik görüş ve inanışlara sahip akımların, ideolojilerin kendi hedef ve fikirleri doğrultusunda bir takım ortak ve müşterek noktalarda beraber hareket edip aynı stratejiyi takip edebilmek için görüş alış verişinde bulunup dayanışma içerisinde olması olarak tanımlanabilir. Kavram itibariyle ise yeryüzünde yaşayan Müslümanların birlik ve beraberliğini ifade eden bir kavramdır. Bir güç birliği olarak tanımladığımız vakit batının farklı isimlerle bunu kendi arasında gerçekleştirdiğini görebiliriz.

Evet, ne yazıktır ki dünya Müslümanlar arasında henüz gerçekleşmemiş olan bu birlik, küfrün elebaşları olan dünya müstekbirleri arasında birçok konuda teşekkül etmiş durumdadır. Bazı düzlemlerde dost gözüken Müslümanlar, kısmi ihtilaflara dayanan ayrılığı ve düşmanlığı yaşarken; çoğu kez birbirine düşman ve muhalif gözüken dünya müstekbirleri, emperyalist, Siyonist menfaatlere dayanan, ortak bir ideal etrafında birleşip kenetlenip bir birlik beraberliği yaşıyorlar. Bu ifade ettiğim bu duruma iki oluşumu örnek gösterebiliriz.

 Bunlardan birincisi ABD bir diğeri AB’dir. Evet, maalesef bu böyledir. Bakıyorsunuz yüzyıl önce iki yüzyıl önce birbirini hunharca öldüren, boğazlayan ve her türlü pislik içinde yaşayan Avrupa bunlardan uyanıp ve birbirlerine; gelin artık birbirimizi öldürdüğümüz, birbirimizi boğazladığımız yeter. Bir ve beraber olalım, ortak bir ideal, ortak menfaatler, ortak çıkarlarımız doğrultusunda bir birlik beraberlik oluşturalım demişlerdir. Ve bugün dünyaya yön veren bir birlik beraberlik oluşturduklarını görüyoruz.

 Peki ya Müslümanların vahdeti? İslami bir vahdet dediğimiz bir vahdet nedir, nasıl olmalıdır? Bu İslami vahdetten ne anlıyoruz, ne amaçlıyoruz?

Değerli Müslümanlar. Öncelikle şunu bilmenizi isterim ki İslami bir vahdet sade bir ideoloji etrafında belli çıkar ve menfaatler doğrultusunda bir strateji belirleyip o stratejiye göre, o ideolojiye göre hareket etmek,  ona göre bir dayanışma içerisinde olmak değildir.  Bu şekildeki bir birlik ve beraberlik ancak müttefik gurupların birleşmesi olarak nitelendirebiliriz. Oysaki İslam bize müttefik olun demiyor vahdet içerisinde olun diyor. Ve İslam bir ideoloji değildir.

İslam, insanoğullarına ve cinlere dünya ve ahiret saadetini nasıl kazanacağını bildiren bir ve tek din'dir.  Evet, İslami bir vahdetin merkezinde tevhid vardır, kardeşlik vardır. Ve tevhid olmadan bir vahdetten söz etmek doğru olmaz. Bizim vahdetimiz evvela kelime-i tevhidi inancı etrafında birleşen bir birlik bir vahdet olmalıdır.

Bizim vahdetimiz kuru kalabalıklardan sadece bedenlerin bir araya gelmesiyle değil, kalplerin gönüllerin bir araya gelmesiyle oluşan bir kardeşlik bir birlik ve beraberlik olmalıdır.

Yüce dinimiz İslam kardeşliğe, birliğe, beraberliğe o kadar önem vermiştir ki; bakın İslama göre kardeşler nasıl aynı rahimden doğdukları için birbirlerinin ortağı iseler, insanlarda aynı dine hizmet etikleri için birbirlerinin ortağıdırlar. Ve dinimize göre din kardeşliği, kan kardeşliğinden daha önemlidir.

Yüce ALLAH ‘’ müminler ancak kardeştirler. Öyleyse kardeşlerinizin arasını düzeltin…’’ (hucurat -10)

Yani bizim vahdetimiz inancımız akidemizin gereğidir, bizim vahdetimiz ALLAH’a, Peygamberine, kitabına, sünnetine dayanan her gün beş vakit aynı istikamete dönen bir vahdettir.

Yine ALLAH Kur’an’ı Kerim de “Hep birlikte ALLAH’ın ipine sımsıkı sarılın, parçalanıp ayrılmayın, ALLAH’ın üzerinizdeki nimetini düşünün, hani siz birbirinize birbirlerinize düşmanlar idiniz de O, sizin kalplerinizde bir uzlaştırma meydana getirdi ve onun sayesinde uyanıp kardeşler oldunuz.” (Ali imran 103)

İşte İslami vahdet tam da budur. Hep birlikte ALLAH’ın ipi olan Kuran’a peygamberine ve sünnetine sımsıkı bağlanmamızdır. Mezheplerimizin meşreplerimizin gurup ya da tarikatlarımızın iplerine görüşlerine bağlanıp da birbirimizi ötekileştirmek birbirimizi dışlamak değildir.

 Birbirimizin ırkını, dilini, rengini, düşüncesini hor görüp, birbirimizi tekfir edip, tefrika içine düşürmeye sebep olmamalıdır bunlar. Çünkü vallahi nasıl ki vahdeti oluşmakla mükellefsek, aynı şekilde birbirimizi tefrika içine sokmamakla da mükellefiz. Ayrıştırıcı, bölücü, dışlayıcı her türlü söylem ve tavır büyük bir vebali de beraberinde getirmektedir.

Bizler müşterek noktalarımız etrafında toplanıp, kısmi ihtilaflarımızı bırakıp yekvücut olmalıyız.

Burada pergel örneğinin güzel olacağı kanaatindeyim. Pergelin bir ucu sabit ve merkezidir. İşte bizimde tıpkı pergelde olduğu gibi merkeze alıp, sabitlediğimiz şeyin ne olduğunu görmek zorundayız. Merkeze alacağımız şey Temel sabitelerimiz olan Kur’an ve sünnettir. Bunların dışında merkeze alacağımız her şey ayrıştırıcıdır.

Vahdet Neden Gereklidir?

Bugün hiç şüphesiz İslam âleminin İslam coğrafyasının, adeta çölde hayatını kurtaracak bir damla suya muhtaç olan bir insan kadar vahdete muhtaçtır.

Bakın bugün dünyanın dört bir tarafında en fazla zulme maruz kalan, katliamlara uğrayan, yurtlarından sürülenler kimlerdir? En temel haklarından mahrum bırakılan, kendi öz vatanlarında saldırı ve hakaretlere uğrayanlar kimlerdir?

Bugün ülkemiz dâhil, ırakta, Suriye’de, Filistin’de, arakanda, Çeçenistan’da ve daha birçok İslam ülkesinde ümmet hem Siyonist, emperyalist güçler tarafından katledilip öldürülüp zulme uğruyor. Bununla birlikte işin en acı yanı ise kendi içimizdeki çürümüşlük ve dağılmışlıktır. Kendi aramızda kardeşliği esas alan bir dilden öte itham edici, dışlayıcı bir dilin kullanmasıdır.

Yeryüzünde bugün iktidar batının elince ve emperyalist, sömürgeci batı bunu yeryüzünü bozguna uğratma yönünde kullanmakta. Nihayetinde işgal olan, batının zulmüne uğrayanlar da vahdetten yoksun olan bizleriz.

 İşte kardeşlerim işte bu durumu değiştirmek, batının zulmüne son vermek, ümmeti yeniden diriltmek, özüne döndürmek için vahdete muhtacız.”

Hemen ardından İkinci genç panelist Mustafa ERKEKLİ “Vahdetin Önündeki İç Etkenler” konulu sunumunu yaptı.

VAHDETİN ÖNÜNDEKİ İÇ ETKENLER

“Değerli konuklar, Panelimizin bu bölümünde, vahdete zarar veren iç unsurlardan bahsedeceğim. Bu unsurları çeşitlendirmek, sayısını artırmak mümkün ancak, Müslümanların ayrı düşmeleri tehlikesini barındıran iki önemli kavram ve olgu üzerinde duracağım Bunlardan birisi Mezhep, diğeri asabiyettir.

İlk olarak mezhep kavramını ele alırsak;

Allah insanı birbirinden farklı yaratmıştır. Fiziki olarak da ruhi olarak da hiçbir insan birbirine benzemez. Yani insan değişken bir varlıktır. En basit konuda bile farklı düşünebilen ve bu farklılığıyla kendini ortaya koymak isteyen bir varlık. İşte mezhep insanın bu ayırıcı vasfından ortaya çıkmıştır. Yani İslam uleması dini metinlerden anladıkları farklı düşünceleri, farklı yorumları ortaya koymuş ve mezhepler de bu şekilde oluşmuştur.

Peki mezhep nedir? Kelime olarak mezhep gidilen, tutulan ve takip edilen yol anlamlarına gelmektedir. Terim olarak ise bir müçtehidin içtihat ile elde ettiği hükümlerin toplamıdır.

Genellikle mezhepler itikadi ve fıkhi olmak üzere iki kategoride ele alınır. İtikadi mezhepler akaid ve inanç ile ilgili bazı konular etrafında gelişen yorum farklılıklarını içerir. Fıkhi mezhepler ise amellerle ilgili yorum farklılıklarıdır.

Bu farklı yorumlamalar tabii olarak değerlendirilmelidir. Zira bunun mantıki bir açıklaması mevcuttur ki bunu şöyle izah edebiliriz: Başta söylediğimiz gibi madem insan değişken bir varlıktır, farklı düşünebilen ve yorumlar geliştirebilen bir yapıya sahiptir o halde İslam uleması da geniş ilmi birikimleri olan birer insan olarak karşılaştıkları ayet ve hadisleri ele alırken farklı yorumlar geliştirmişlerdir. Bunu yaparken de ele aldıkları ayet ve hadislerin, yoruma açık olmalarından hareketle farklı hükümler verebilmişlerdir.

Mezheplerin tabii oluşunun mantıki açıklamasına şu örneği verebiliriz: Maide suresinin 6.ayeti abdest ayetidir. Ayetin bir bölümünde “بِرُؤُ۫سِكُمْ وَامْسَحُوا “ başlarınızı mesh edin” buyrulmuştur. Ancak başın ne kadarının mesh edileceği açık olarak beyan edilmemiştir. Başın ne kadarının mesh edilmesi durumunda mesh denilen şeyin gerçekleşeceği açık bir şekilde ortaya konulmamıştır. İşte bu ve buna benzer nasslar yani ayet ve hadisler ulema arasında ihtilafın çıkmasına sebebiyet vermiştir. Kimisi başın çok cüz’i bir kısmının, kimisi 4te birinin, kimisi de tamamının mesh edilmesiyle meshin gerçekleşeceğini söylemiştir.

Görüldüğü gibi ulemadan hiç birisi bizzat başı mesh edip etmeme hakkında görüş beyan etmemişlerdir. Buna yetkileri de yoktur zira başı mesh etmek Kuranın açık bir hükmüdür. Ancak başı mesh etmenin miktarı hakkında yorumda bulunmuşlardır. Bir anlamda öze dokunmamış bazı detaylar hakkında ihtilaf etmişlerdir. Bunun gibi yüzlerce örnek vermek mümkündür.

Bu ihtilaflar İslam ümmetinin vahdetini engelleyecek nitelikte değildir. Amellerin içtihatlar sonucunda meydana gelen ufak tefek farlılıklarla yerine getirilmesi Müslümanların birlikteliğini vahdetini NİÇİN zedelesin ki?

Mezhepler tabii olarak ortaya çıkmış ve Müslüman toplumların ihtiyaçlarına cevap veren oluşumlardır. Muhammed Gazali’nin dediği gibi ‘’onlar İslam’ın eşsiz kültürü ve vazgeçilmez dinamikleridir’’.  Bu konuda tehlikeli olan şey, “MEZHEPLERİN İDEOLOJİYE DÖNÜŞTÜRÜLMESİ”dir yani ‘’benim mezhebim en iyisidir onun dışındaki mezheplerin yorumları yanlıştır’’ şeklindeki bakış açısıdır.  Kısaca mezhepli olmak, bir mezhebe mensup olmak, makbul bir şeydir. Kör bir mezhepçilik yapmak ise vahdeti engelleyici bir unsurdur. 

Mezhep imamları şunun farkındadırlar, kendilerinin yaptıkları ictihaddır, yorumdur, insan üretimidir. Dinin bizzat kendisi değildir. Yani mutlak doğru değil, bu sadece benim yorumum demektir. Doğal olarak beşeri zaafiyetleri beraberinde getirir.

Mezhep imamları birbirine gösterdikleri ikram ve hürmeti, Mezhep mensupları bir birbirine göstermemektedir.

 İmam Şafiî İmam Malik hakkında ''O benim üstadımdır. Malik, ulemanın yıldızıdır. Ondan daha güvenilir birini düşünmüyorum'' demiştir.

  İmam Malike Ebu Hanife sorulunca, ''o şu demirin tahta olduğunu ispata kalkışırsa ispat edebilir'' demiş.

  İmam Ahmed'e İmam Şafiî sorulunca, ''Dünya için güneş, insanlık için sağlık gibidir'' demiştir.

Görüldüğü gibi müçtehitlerin birbirine bakış ve saygısı buydu. Onlar kardeşliğin inşası, ruhların telifi ve safların bozulmaması için, müstehab olan bazı amellerin bile terk edilebileceğini tavsiye etmişlerdirÖrneğin İbn Abbas, Hz. Osman’ın kasr ile namaz kılınmasını benimsediği ve kendisinin de bunu benimsemediği halde, vahdetin dağılmaması için onun peşinde namazları kasr ederdi. Yine Ahmet b.Hanbel, kunut okumayan cemaatin yanında kunutu terk etmenin daha uygun olacağını savunur. İmam Şafiî, Ebu Hanife'nin mezarına yakın yerde kunut okumamıştır.

Buna benzer bir hadise de Merhum İmam Hasan el-Bennâ zamanında yaşanmıştır. Şöyle ki: Mısır'da bir köyün sakinleri teravih namazının 8 rekat mı yoksa 20 rekat mı kılınması konusunda ihtilafa düştüler. İhtilaf, iki tarafı, birbirini ciddi olarak incitecek boyutlara ulaşınca,problemi çözmek için Hasan el-Bennâ’ya başvuruldu. Üstad şöyle cevap verdi:''İHTİLAFINIZ KONUSUNDA FETVAM ŞUDUR: CAMİİNİN KAPATILMASI VE KİMSENİN ORDA NAMAZ KILMAMASIDIR. ÇÜNKÜ SİZİN İHTİLAF ETTİĞİNİZ TERAVİH NAMAZI SÜNNETTİR. MÜSLÜMANLARIN VAHDETİ İSE FARZDIR. DOLAYISIYLA BİR SÜNNET İÇİN FARZ TERK EDİLMEZ''.

Değerli kardeşlerim,  klasik bir deyimle vahdete her zamankinden daha çok ihtiyaç duyduğumuz bu zamanda merhum şehit üstat Hasan el-Benna’nın bu sözünü altın harflerle gönüllerimize nakşetmeliyiz.

Ameli mezhepler için söylediklerimizi, itikadi veya siyasi içerikli mezhepler için de söyleyebiliriz. Bütün mezhepler için şunu vurgulayabiliriz: “İttifak edilen muazzam bir alan dururken, daracık ihtilaflar içinde bocalamak ya da debelenmek ancak ümmetin gücünü boşa harcar. Buna sebep olanlar ümmetin vebalini yükleneceklerdir.”

Bu konuda Rabbimiz Enfal Suresinin 46. Ayetinde şöyle buyurur:

وَأَطِيعُواْ اللّهَ وَرَسُولَهُ وَلاَ تَنَازَعُواْ فَتَفْشَلُواْ وَتَذْهَبَ رِيحُكُمْ وَاصْبِرُواْ إِنَّ اللّهَ مَعَ الصَّابِرِين

 Allah ve Resûlüne itaat edin, birbirinizle çekişmeyin ve didişmeyin; sonra korkuya kapılırsınız da kuvvetiniz gider. Bir de sabredin. Çünkü Allah sabredenlerle beraberdir.”

Al-i İmran Suresinin 103. Ayetinde ise şöyle buyurur:

وَاعْتَصِمُواْ بِحَبْلِ اللّهِ جَمِيعًا وَلاَ تَفَرَّقُواْ وَاذْكُرُواْ نِعْمَةَ اللّهِ عَلَيْكُمْ إِذْ كُنتُمْ أَعْدَاء فَأَلَّفَ بَيْنَ قُلُوبِكُمْ فَأَصْبَحْتُم بِنِعْمَتِهِ إِخْوَانًا وَكُنتُمْ عَلَىَ شَفَا حُفْرَةٍ مِّنَ النَّارِ فَأَنقَذَكُم مِّنْهَا كَذَلِكَ يُبَيِّنُ اللّهُ لَكُمْ آيَاتِهِ لَعَلَّكُمْ تَهْتَدُونَ

“ Hep birlikte Allah’ın ipine (Kur’an’a) sımsıkı sarılın. Parçalanıp bölünmeyin. Allah’ın size olan nimetini hatırlayın. Hani sizler birbirinize düşmanlar idiniz de O, kalplerinizi birleştirmişti. İşte O’nun bu nimeti sayesinde kardeşler olmuştunuz. Yine siz, bir ateş çukurunun tam kenarında idiniz de O sizi oradan kurtarmıştı. İşte Allah size âyetlerini böyle apaçık bildiriyor ki doğru yola eresiniz.”

Müslümanlar tek ümmet olma yerine, yüze yakın ümmetçiğe bölündüler. İhtilaflarımızı fırsat bilen kafir, fasık ve muarız muhalifler, tek vücut olması gereken İslam coğrafyasını böldüler. Kimi Müslümanları kendilerine esir ettiler, kimilerinin bedeni yerine akıl ve düşüncelerine hükmettiler. Hasan el-Bennâ bu gerçeği şöyle ifade etmiştir: “Ben ne İngilizlerden ne de ABD'den korkuyorum, Allah'a isyan edip neticede ihtilafa düşmemizden korkuyorum. Cahil sustuğu takdirde ihtilaf biter”  vecizesi ihtilafın asıl nedeninin cehalet olduğu belirtilmektedir.

Büyük şairimiz M. Akif Ersoy ne güzel söylemiştir:

Girmeden tefrika bir millete düşman giremez.

Toplu vurdukça yürekler onu top sindiremez.

 

Müslümanların vahdetini parçalayan en önemli unsur “asbiyettir”

Asabiyet aile,  soy,  kabile, kavim, cinsiyet, milliyet,  cemaat, cemiyet, ırk vs. gibi şeylerle övünmek, savunmak, bu şeyleri ayırıcı ve üstün kılıcı bir meziyet olarak görmek, anlamlarına gelir.

Asabiyet, Allah’ın da şiddetle yasakladığı bir durumdur. Birinin kendi milletini, dil ve kültürünü, boy ve kabilesini başka bir milletin, dil, kültür, kabile, mezhep ve meşrebi ile karşılaştırmasıdır.  

Bu aslında birinin kendini, mensubu olduğu kabilesini ya da milletini başkalarından farklı ve üstün görmektir. Oysa şu bilinen bir gerçektir ki hiç kimsenin şu ya da bu kabilede, aşiret veya soy-sop içinde doğma özgürlüğü ve seçeneği yoktur. Dolayısıyla kişi bu gibi şeylerle ne övülebilir ne de yerilebilir. Kan, soy-sop gibi, insanın kendi iradesi dışında sahip olduğu şeyler bir üstünlük vesilesi olamaz.

Peki, Rabbimiz niçin insanları ırk, dil ve kabile gibi farklı özelliklerde yaratmıştır?

Şurası açıktır ki İslam kavim ve kabile gerçeğini asla inkâr etmez. Üstünlüğün kan, ırk, kabile ve mezhep-meşrep gayretine bağlı olmadığı aksine üstünlüğün takvaya yani Allah’ın sınırlarını korumaya, haddi aşmamaya dayalı olduğu şiddetle vurgulanmıştır.

Rabbimiz bu konuda şöyle buyurmuştur:

Allah’ın insanları kavim ve kabileler halinde yaratması kuşkusuz, tanışma, yaklaşma, iletişim kurma, anlaşma ve barışık yaşama hikmetine bağlıdır. Yoksa Allah, insanlığı farklı kabile ve kavimler halinde yaratarak onların ayrışıp birbirlerine yabancılaşmasını, farklılıkların üstünlük haline getirilerek kavimler arasında kin ve nefrete dönüşmesini asla dilememiştir.

Nitekim şanı yüce Allah şöyle buyurdu: 

“Ey insanlar! Şüphe yok ki, biz sizi bir erkek ve bir dişiden yarattık ve birbirinizle tanışmanız için sizi boylara ve kabilelere ayırdık. Allah katında en değerli olanınız, O’na karşı gelmekten en çok sakınanınızdır. Şüphesiz ki Allah hakkıyla bilendir, her şeyden hakkıyla haberdar olandır.” Hucurat:13

Ayette geçen tanışma, bildik anlamıyla insanların birbirleriyle tanışmalarını içerdiği gibi ayrışmamayı, yakınlaşmayı ve bir araya gelip kaynaşmayı da içerir.  Peki, insanlar birbirleriyle neden tanışırlar ki? Her halde ayrışmak, birbirlerine üstünlük taslamak, kavim ve kabileleriyle övünmek için değil, aksine birbirlerini daha iyi tanımak, dertleşmek ve yardımlaşmak için tanışır insanlar! İşte asabiyeti ayaklar altına alan bu ayet vahdetin müjdecisidir.

Yine yüce Allah Nisa Suresi, 1. Ayette insanlığın atasının aynı olduğunu vurgulamış ve farklılıkları ayrışma, övünme ve üstünlük vesilesi haline dönüştürmenin ciddi bir sapma olduğunu şöyle beyan etmiştir.“Ey insanlar! Sizi bir tek candan yaratan, ondan da yine onun zevcesini vücuda getiren ve ikisinden birçok erkekler ve kadınlar var eden Rabbinize karşı gelmekten çekinin.”

Kur’an, “Mü’minler ancak kardeştirler” (Hucurat Suresi: Ayet 10) diyerek farklı lisan, kültür ve ırklardan oluşan mü’minleri tek bir kavram altında toplamakta ve asabiyet konusunda bize kısa ve öz bir ders vermektedir:.

Hiç kuşkusuz İslam ümmeti doğruluk ve adalet, takva ve merhamet üzerine gönül birlikteliği yapan insanların oluşturduğu rabbani bir ümmettir. Kuran’da bunu “Ümmetiniz tek bir ümmettir.” ifadesiyle belirtilmiştir.

Allah’ın mübarek elçisi de, sevginin yerine kin ve nefreti, ayrışıp uzaklaşmayı salık veren cahiliye asabiyetini yasaklamış ve bu konuda şöyle buyurmuştur: “Ey insanlar! Rabbiniz birdir; atanız da birdir. İyi biliniz ki hiç bir Arab’ın Arap olmayana, hiçbir Arap olmayanın Arap olana, hiçbir beyazın siyaha, hiçbir siyahın da beyaza ‘(Takva)Allah’ın ölçülerine uyma’ dışında bir üstünlüğü yoktur. Kuşkusuz Allah katında en şerefliniz Allah’tan en çok korkanınızdır.

Yine Allah’ın o temiz elçisi Mekke’nin fethi gününde aynı konuyu şöyle dile getirmiştir: “Hamd olsun O Allah’a ki sizlerden cahiliye âdeti olan soy-sop ile övünme hastalığını giderdi. İnsanlar iki kısımdır: Ya Allah’tan gereği gibi sakınan ve şerefli olan; ya da Allah’a karşı asi olan! Sonuçta insanların tümü Âdem’in oğullarıdır. Âdem’i de Allah topraktan yaratmıştır. Müslümanlar kardeştir. Hiç birinin diğeri üzerinde takva dışında üstünlüğü yoktur.”

Bu titizliği sahabede de görmek mümkündür. İran’lı bir sahabe olan Selman-ı Farisi’ye kızgınlığı nedeniyle ‘Nesebini söyle!’ diyen Sa’d b Ebi Vakkas’a Sleman-ı Farisi (ra) şöyle demiştir:“İslam’da nesep sahibi olduğumu bilmem. Ben İslam’ın oğlu Selman’ım.

Sonuç

Asabiyet kan, ırk, kavim, kabile, mezhep ve meşrep gayreti, kayırıcılığı ve savunuculuğundan başka bir şey değildir. Asabiyet hastalığına yakalananların değer yargıları genelde hep bu gayret çerçevesinde şekillenir. Onlara göre, her ne şekilde olursa olsun kendi kanından, soyundan, boyundan, kavminden, kabilesinden, mezhep ve meşrebinden

Koyu bir cahiliye, kavim ve kabile taassubu da diyebileceğimiz bu asabiyet, öyle bir noktaya gelir ki bu duygu içinde olan biri, kendi, ırkından, kabilesinden, mezhep ve meşrebinden olan bir kimse haksız, zalim ve katil bile olsa yine de bu kişiyi himaye etme, koruma ve arka çıkma gayreti ve paranoyası içine girer. Bu nedenle, Allah bu tür çarpık, tutarsız, insanlık ailesini ayrıştırıcı, fesadı körükleyen, barışı tehdit eden, kin ve nefreti daha da artıran bu tür cahiliye anlayışını kaldırmak için gerekli ölçüleri koymuş ve üstünlüğü her hangi bir boy, soy, kavim ve kabileye bağlı olmakta değil, aksine ahlaklı ve erdemli olmaya, takva bilincine ve imana dayandırmıştır. Kısacası, küfür milleti kan, kabile, ırk, soy-sop, mezhep ve meşrep gibi yapay ve ayrıştırıcı bağlarla bir araya gelirken, İslam milleti ise temeli iman ve takva olan ortak bir paydada birleşir ve bir araya gelir. Bu yüzden İslam asabiyetin her türünü cahiliye tortusu ve kırıntısı olarak görmüş ve şiddetle yasaklamıştır. Nitekim Allahın mübarek elçisi şöyle buyurmuştur: “Kim asabiyete davet ederse bizden değildir. Kim asabiyet için ölürse bizden değildir. Kimde asabiyet uğruna öldürülürse bizden değildir.”

Şurası da unutulmamalıdır ki milliyetçilik ve ulusalcılık gibi bu gün daha çok kullanılan kavramlar da koyu bir cahiliye taassubu olan asabiyetin içine girer. Kısacası İslam’da hangi anlamda olursa olsun hiçbir haklı temele dayanmayan bu tür kavim ve kabile, mezhep ve meşrep savunuculuğu şiddetle yasaklanmıştır. Şurası açıktır ki İslam milleti ancak takva, hayır ve güzel işlerde yarışma, adalet üzere yaşama, kısacası iman temeli üzerinde ve ortak paydasında oluşur. Küfür milleti ise kin ve adaveti artıran, ayrışmayı zorunlu kılan kan, soy-sop, kavim ve kabile, mezhep ve meşrep himayeciliğine, koruyuculuğuna ve gayretine dayanır. Aynı anne-babadan bile olsalar, iki kardeşten biri Allah’a ve ahiret gününe iman ediyor ve diğeri bunları ret ediyor ise, aslında  bu iki kardeş iki ayrı milleti temsil ediyor demektir. İslam Milleti ve Küfür Milleti!

Unutulmamalıdır ki İslam, tüm insanlığı bir anne-babadan, aynı asıldan geldiğini şiddetle vurgular ve dolayısıyla bu tür yapay bağların bir değerlendirme öğesi olamayacağına hükmeder. İslam’a göre bir kimsenin ne rengi, ne soyu-sopu, ne kavim-kabile ve aşireti ve ne de mezhep ve meşrebi Allah katında kişiyi ne ileri, ne de geri bırakır. Allah katında ileride ve üstün olan ancak takva sahibi olanlar, Rabbini tanıyıp, O’nun ölçülerine uyanlar, hesabı hesaba katarak yaşayanlardır.

Kısaca asabiyet: İmanın ve teslimiyetin ve vahdetin önünde en büyük engeldir

Efendimiz (S.A.S.) buyuruyorlar ki “İnsanlardan iki sınıf insan var ki bunlar düzeldi mi bütün insanlar düzelir, bozuldu mu bütün insanlar bozulur. Bu iki sınıf insan âlimler ve amirlerdir.” Dikkat edilirse Peygamberimiz önce âlimleri sayıyor akabinde de amirleri yani emir sahiplerini… 3.Dünya Savaşının ayak seslerinin hissedilmeye başlandığı bu günlerde, Allah muhafaza buyursun bir kıvılcımla başlayacak ateş topunun tam ortasında bulunan vatanımız ve komşularımız (İran, Suriye, Irak, Ürdün, Filistin vs) bir büyük felaketle karşı karşıya kalabilir. Büyük Ortadoğu Projesi yani BOP adım adım uygulanıyor. Irak, Tunus, Sudan, Libya, Suriye, Yemen… Sıra, İran ve Türkiye’ye geldi… Âlimlerimiz neyle meşgul, bir takım ihtilaflarla… “Ehl-i Kıble tekfir edilemez” düsturunu bile bile ümmetin bir kısmı diğer bir kısmını küfürle itham etmekten geri durmuyorlar.

Bakınız, Akdeniz savaş gemileriyle doldu(rul)du. Bu, bir planın adım adım uygulanışıdır. Bunların gayesi Daeş falan değil, bunların gayesi, 3.Dünya Savaşını başlatmaktır. 1.Dünya Savaşı, bir kıvılcımla (Saraybosna Suikastı) başlamıştı. Gaye Osmanlı’yı ortadan kaldırmaktı. Başarılı da oldular. Mondros’la Sevr’le topraklarımızı işgal ettiler. Ama bu millet (Osmanlı) öyle bir istiklal mücadelesi verdi ki, tarih böylesi bir destana çok az şahit olmuştur.

Bu destan yazılırken, âlimlerimiz kendilerine düşen görevi hakkıyla ve layıkıyla yerine getirmiştir. Elmalılı Hamdi Yazır’lar, Mehmet Akif’ler, Hasan Basri Çantay’ lar daha ismini satırlarımıza sığdıramayacağımız nice âlimler, bu milletin uyanması ve ayağı kalkması için ellerinden geleni yapmışlardır.

“Âlimlerimiz, amirlerimize yol göstermeli, amirlerimiz de âlimlerimizin uyarılarına kulak vermelidir.” Olup bitenlere karşı, âlimlerimizde bir sessizlik fark ediliyor. Dünyayı tanı(ya)mamak, en büyük hastalık gibi kendini hissettiriyor.

Ümmetin vahdeti yolunda gayret sarf etme yerine dünyevileşme, âlimlerimizi de sarmamalı. Ferasetten, basiretten, dirayetten uzak durmamamlı. Akşemseddin'lerin, İbn-i Kemal’lerin, Zembilli Ali Cemali Efendi’lerin, Ebussuud’ların padişahlarımızı uyardığı bir ecdadın torunlarıyız.

Âlimlerimiz olup bitenlere kayıtsız kalamaz veya kalmamalı. Küresel bir oyunun farkında olmaları gerektiğini, amirlerimize, korkmadan çekinmeden söylemeleri, bir kardeşlik gereğidir. Çünkü hepimiz bir gemideyiz. Gemi su alır ise,  hep birlikte batarız. Gemi battığında kaptan ne kadar suçluysa, tayfalar da, bir o kadar suçludur.

Ümmetin en kısa zamanda vahdete kavuşması niyazıyla konuşmama son veriyor, hepinize teşekkür ediyorum.”

Akabinde üçüncü genç panelist Adem Yasir KESİCİ “Vahdetin Önündeki Dış Etkenler” üzerine sunumunu yaptı.

VAHDETİN ÖNÜNDEKİ SIŞ ETKENLER

  Değerli Müslümanlar ben de sizlere vahdetin önündeki dış etkenleri izah etmeye çalışacağım. Dış ekenler derken kastımız İslam dışı ideolojiler ve Müslüman olmayan kişi veya kişilerdir.

  Bu konuyu üç ana başlık altında inceleyeceğiz.

1. Vahdeti engellerken gücünü zorbalıktan alan bazı ideolojiler

2. Vahdeti engellerken gücünü ümmetin düşünce şeklini değiştirmesinden alan bazı ideolojiler.

3. Fetihler ve çeviri eserler ile İslam’a giren düşüncelerin vahdeti engellemesini.

  Bir ideolojinin yayılması ve bekası için gereken şartlar nelerdir? Bir ideolojinin yayılması ve bekası için bu ideolojiyi benimsemiş bir insan kitlesine ihtiyacı vardır. Peki, bir ideolojinin dünya şümul olması isteniyorsa müntesipleri ne yapmalıdır? Eğer bu ideolojinin dünya şümul olması isteniyorsa müntesiplerinin birlikte hareket etmesi yani vahdeti en az sahip olduğu kitle kadar önemlidir.

  Rabbimizden gayrimüslimlere karşı dikkatli olmamız için bir uyarı! ‘‘Kâfir olanlar birbirlerinin yardımcılarıdır…’’ (008/Enfal - 73) ‘‘Sen onların dinlerine uymadıkça, Yahudi ve Hıristiyanlar senden kesinlikle hoşnut olacak değildirler…’’ (002/Bakar - 120)

 Ümmetin vahdetinin nasıl bozulduğuna örnek olarak Firavun ve İsrail oğulları kıssası: ’’ Gerçek şu ki, Firavun yeryüzünde (Mısır'da) büyüklenmiş ve oranın halkını birtakım fırkalara ayırıp bölmüştü; onlardan bir bölümünü güçten düşürüyor, erkek çocuklarını boğazlayıp kadınlarını diri bırakıyordu. Çünkü o, bozgunculardandı.’’(028/Kasas - 4) Sizi devirebilecek bir topluluğu yönetmenin en iyi yolu onları farklı gruplara ayırmaktır ve farklı sesler çıkarmalarını sağlamaktır. Bu sayede size karşı gür seslerin çıkma ihtimalini düşürmüş olursunuz. Daha sonra bu gruplardan size yakın olanları destekleyip imtiyazlar verip kendinize daha da yaklaştırabilir ve karşınızda olan gruplara da kötü muamele ederek caydırabilirsiniz. İmtiyazlı kesim imtiyazlarından ötürü zulümlere ses çıkarmayacak ve karşınızdaki terörist olarak nitelendirdiğiniz grup içindeki zaaf sahipleri de zulümlerden yılarak ya da imtiyazlılara imrenerek davalarından vazgeçecektir. Bu şekilde taraftar kazanabilir veya muhalif sayısını eksiltebilirsiniz. İşte firavunun yaptığı da budur.

Vahdeti engellerken gücünü zorbalıktan alan bazı ideolojiler ve kullandıkları bazı araçlar şunlardan inceleyeceğiz. Sömürgecilik, emperyalizm ve kullandığı araç olarak oryantalizm,  faşizm, siyonizm.

Sömürgecilik ve emperyalizm güçlü devletlerin kendisinden daha zayıf halkları ve devletleri kendi çıkarları doğrultusunda kullanması temeline dayanır. Yani bir devlet ne kadar güçsüz ise o kadar kolay sömürülür. Kendi aralarındaki bağları zayıf olan halkların devletleri sömürüye daha açıktır; çünkü birlikte hareket eden halklar güçsüz bile olsalar her zaman emperyalizmin korkulu rüyası olmuşlardır. Mahatma Gandhi ve hareketinin dayanışması İngiltere’ye bir taş bile atmamalarına rağmen başarılı olmuştur. Emperyalist güçler bir yeri sömürmek istediklerinde oraya demokrasi, insan hakları, özgürlük götüreceklerini söylerler ve bunu o kadar inandırıcı yaparlar ki sömürecekleri yerin tepkisi şöyle dursun oradan kendilerine destekçiler bile bulabilirler. Ayrıca Mazlum halkların kaynaklarını yok pahasına almak ile yetinmeyip oradaki vahdeti bozarak bir savaş çıkarıp kendi silahlarını satarak da kazanmaya devam ederler. Birisi çıkıp ‘‘ Sen orada bozgunculuk yapıyorsun.’’ dediğinde ise ‘‘ Haşa ben oraya demokrasi götürüyorum. ’’der. Allah(s.v.t) bu durumla ilgili şöyle buyuruyor: ‘‘Onlara: Yeryüzünde fesat çıkarmayın, denildiği zaman, «Biz ancak ıslah edicileriz» derler.’’(2/Bakara - 11)

Emperyalizm daha iyi sömürebilmek için bilgiye ihtiyaç duyar. Sömüreceği insanlar ne yapar nelere tepki verirler bunları bilmesi sömürü tekniklerini geliştirmesine yardımcı olur.  Oryantalizm bunun için kurulmuştur. Oryantalizm batın işine yarayacak şekilde bilgi toplar ve sömürüye omuz verir.

Bunu en iyi Edward Said’in şu sözü açıklar: “Oryantalizm gerçek Doğuyu değil Şarkiyatçıların görmek istedikleri bir Şark’ı aksettirir.’’ (Edward SAİD)

  Vahdetin bozulması için oryantalizm İslam’ın temel kaynaklarını araştırı ve tarafsız gibi görünerek bilgi sunumları yapar. İhtilaflı meseleleri gündeme getirir, sonra da ihtilafları körükler ve ümmeti tefrikaya götürecek adımları atar. Ümmetin en ufak ihtilafı bile ayrışma sebebi gördüğü bu günlerde bunu yapması çok da zor değil.

  Faşizm kendi ilan ettiği ideoloji dışındaki her ideoloji reddeder ve yaşama hakkı tanımaz. Muhaliflerin otorite karşısında güç sahibi olmaması için elinden geleni yapar. Böyle bir düşüncenin altında yaşamak zorunda kalan Müslümanların birliğine ve dolayısıyla sisteme karşı bir güç oluşturmasına müsaade etmesi mümkün değildir.

  Büyük İsrail projesinin gerçekleşe bilmesi için vaat edilmiş toprakların Yahudilerin eline geçmesi gerekmektedir. Vaat edilmiş toprakların üzerinde yaşayan halkın çoğu kendini İslam’a nispet etmektedir. Buraların el geçirilmesi ancak orada yaşayan halkın, bir bir



Facebook hesabınızla yorum yapın:




Veya Facebook'a bağlanmadan yorum yapın:

Rumuz veya Ad/Soyad*
E-posta*

(E-posta adresiniz sitede görünmez)
Yorum*


(Yandaki güvenlik kodunu bu alana giriniz)
   
 

Diğer ETKİNLİKLER Haberleri

Başlık Tarih
 
Cezaevinde Kuran-ı Kerim okuma yarışması! 26 Şubat 2016
Peygamber sevdası yaş sınırı tanımadı01 Şubat 2016
Suriye’ye Acil Ambulans Kampanyası12 Ocak 2016
Un Kampanyasında İlk TIR Suriye'ye Ulaştı (FOTO)24 Kasım 2015
Her Gün Bir Ayet Bir Hadis30 Ekim 2015
YYÜ’de Diyarbakır'daki Karikatür Afişi Protesto Edildi21 Ekim 2015
ASIMIN NESLİ'NDEN RAKI FESTİVALİ İÇİN İMZA KAMPANYASI13 Ekim 2015
Suriye için yardım kampanyası "Üşüyorum Yardım Edin"12 Ekim 2015
Diyarbakır’da PKK’ya Silah Bırakma Çağrısı Yapılacak!14 Eylül 2015
Bir Ayet Bir Hadis09 Eylül 2015
Bir Ayet Bir Hadis07 Eylül 2015
'Dünyayı Uyanmaya Davet Ediyoruz'04 Eylül 2015
Karma eğitim ideolojik bir dayatmanın sonucudur13 Ağustos 2015
ABD’nin Suriye Katliamları Protesto Edilecek10 Temmuz 2015
İmam Hatipliler Mısır İçin Tek Yürek Olacak10 Temmuz 2015
BASIN AÇIKLAMASI TÜRKİSTAN iFTARI06 Temmuz 2015
Sapancalı Müslümanlar Çin Emperyalizmini Protesto Etti03 Temmuz 2015
Çin'in Doğu Türkistan'daki Müslümanlara Saldırılarına Protesto02 Temmuz 2015
Mavi Marmara Şehidi Bilgen Anısına 2 Bin Kişiye İftar29 Haziran 2015
Ellerimizi Kaldırıyoruz....20 Mayıs 2015
BARIŞ ADALET VE KARDEŞLİK BULUŞMALARI'NA DAVET20 Mayıs 2015
Müslümanlar Sahipsiz Türkistan'a Sahip Çıktı11 Mayıs 2015
DÜ' de 'Aile' konulu konferans düzenlendi27 Mart 2015
Bursa Müftülüğü'nden Örnek Uygulama06 Mart 2015
İstanbul'da Demokratik Başkanlık Modeli mi, Raşid-i Hilafet mi? konferansı05 Mart 2015
İHH katliamın 23. yıldönümünde 'Hocalı Sempozyumu' düzenledi24 Şubat 2015
Neden Hocalı Sempozyumu?17 Şubat 2015
Savaşın Çocukları Belgeseli (VİDEO)09 Ocak 2015
"Muhacir Kardeşlerimiz Sınırdışı Edilmesin"09 Ocak 2015
Uygur Türklerine Yapılan Zulme Kayıtsız Kalmadılar!04 Ocak 2015
Tevhide Aykırı Üretilmiş Bütün Gelenekleri Reddediyoruz!27 Aralık 2014
'Sabah namazı devrimi' ülke genelinde yayılıyor25 Aralık 2014
"Müslümanlar; Muhalif Tutumdan, Devleti Sahiplenmeye mi?"16 Aralık 2014
Sende mi kutlayacaksın yılbaşını?15 Aralık 2014
Her Müslüman genç, İslam davetçisidir`08 Aralık 2014
Kâfirler Müslümanların bilgilerine format attı08 Aralık 2014
“Gençliğin Değer Algıları ve Kimlik Arayışı”08 Aralık 2014
Sosyal Medyada "Haçlı Koalisyonuna Hayır" Kampanyası 02 Ekim 2014
“Kardeşime Dokunma” Eylemine Davet23 Ağustos 2014
Dünya Rabia Günü’nde Türkiye meydanlarda15 Ağustos 2014
‘Gazze’ye Hayat Olalım’13 Ağustos 2014
AGD'den Kudüs Günü programı: 'Bu Gün Erbakan'ın, Humeyni'nin Günüdür' 27 Temmuz 2014
İsrail'e gece yarısı büyük protesto!18 Temmuz 2014
Şehzadebaşı'ndan Beyazıt'a Mısır İçin Yürüyüş Yapıldı03 Mayıs 2014
Erzurum'da Cuntanın İdam Kararlarına Protesto27 Nisan 2014
"Sünnet Anlayışımızı Kur’an’la Ölçülendirmek"15 Nisan 2014
529 İdam Kararına Karşı İL İL EYLEM TAKVİMİ09 Nisan 2014
Sakaryalı Öğencilerden Suriye Halkı İçin Örnek Dayanışma09 Nisan 2014
İHH’dan yetimler için 350 proje02 Nisan 2014
4. Yılında Suriye İntifadasına Bin Selam!15 Mart 2014
"İslam Dünyasında Vesayet, Vahdet Bilinci ve Suriye"11 Mart 2014
Prof. Dr. Yasin AKTAY Bayburt Üniversitesinin konuğuydu.28 Kasım 2013
Yeni Ortadoğu Ekseninde Mısır ve Suriye (Konferans)19 Kasım 2013
Çağlayan'da 28 Şubat Protestosu28 Eylül 2013
Çocuklarımızı Misyonerlerin Tehdidinden Kurtaralım16 Temmuz 2013
Türkiye her yerde MAVİ MARMARA şehitlerini andı01 Haziran 2013
Ramazan KAYAN Hoca bu hafta Bayburt Üniversitesinin konuğuydu.22 Mayıs 2013
Üsküdar’da Özgür Özbekistan Konferansı12 Mayıs 2013
Vahyin İnşa Ettiği Gençlik (Konferans)09 Mayıs 2013
Afrika Kuran-ı Kerim Dağıtımı Projesi devam ediyor27 Mayıs 2013
“Modern İnsanın Çıkmazı ve İslam’ın Cevabı”03 Nisan 2013
(BayDer) Bayburt Tarih Kültür ve Edebiyat Derneği, “7′den 70′e Şiirler Yarışıyor” adıyla ödüllü şiir yarışması organizasyonu düzenliyor.03 Nisan 2013
Hicretder, Suriye haftası etkinlikleri çerçevesinde fotoğraf sergisi düzenledi.03 Nisan 2013

En Çok Okunan
En Çok Yorumlanan
Üye Paneli
E-mail
Şifre
 
   
  Yeni Üye | Şifremi Unuttum
Camilerde yapılan vaazlar hakkında ne dersiniz?

İlmi anlamda yetersiz
Faydalı olduğunu düşünüyorum
Dinleme ihtiyacı duymuyorum.
Hep aynı şeyler anlatılıyor
İlmi anlamda gayet yeterli buluyorum
Vaizlerin kendilerini geliştirmeleri lazım

Sonuçlar
..
Sayfalar
Arşiv Arama
 
Video Galeri
Foto Galeri
Takvim
Facebook Beğen

Hakkımızda | İletişim | Video Galeri | Foto Galeri
CH