Ana Sayfa > İbn-i Arabi ve Vahdet-i Vücud Safsatası

Vahdeti Vucud Safsatası

VAHDET-İ VÜCUD

İBN ARABÎ’NİN TANRI ANLAYIŞI VE VAHDET-İ VÜCUD[476]
 Tasavvufçuların en meşhuru olan İbn Arabî, tasavvufçular için çok tuhaf bir tanrı uydurmuştur. Birbiriyle çelişen iki zıddı zatında ve sıfatlarında toplayan tuhaf bir tanrı! Gerçek varlık O, gerçek yokluk da O, yaratan da, yaratılan da O'dur. Her varlığın kendisidir. Sıfatları da var ve yok olan her varlığın sıfatlarıdır. Yüce Hak ve çirkin batıl O'dur. Bir defa olsun, meydana gelmesini akim tasavvur edemeyeceği müstakil O, meydana gelmesi ve im­kan dişiliği söz konusu olmayan mümkün O'dur. Mü'min O, kafir O'dur. Ar­şın altında secde eden melek O, cehennemde yanan şeytan O'dur. Gözyaşla­rı dökerek teşbih eden abid O, günahlarıyla dillere destan olan kötü O'dur. İbn Arabi'nin anlayışında tanrı, bütün zıtlıkları benliğinde toplayan böyle tuhaf bir tanrıdır.[477]
 a. İbn Arabi'ye Göre Herşey Allah'tır
 İbn Arabi'ye göre Allah her şeydir yahut her şey Allah’tır. Çünkü vahdeti inancına göre alemde ikilik değil, birlik vardır. Bu birlik ya Allanın sey olması yahut her şeyin Allah olmasıyla sağlanmış olmaktadır. İbn ki bu inancı şöyle ifade etmektedir:
"Onlar kendisi olduğu halde, eşyayı açığa çıkaran münezzeh olsun.[478]"Arif, hakkı (AHab'ı) her şeyde gören, beiki herşeyin kendisi olarak görendir. [479] îbn Arabi, Allahm, yaratıkların nitelendiği bütün sıfatlarla nitelenmesi onların tanımlarının aynı zamanda Allah'ın tanımı olduğunu da söyleye­rek inancını şöyle pekiştirmektedir:
"Herşeyin tarifi (haddi) aynı zamanda Hakk'ın (Allah'ın) tarifidir. Yaratıkların ve eserlerin müsemmalarında sirayet etmiştir. Gören de, görülen de odur. Alem onun suretidir. Alemin ruhu ve yöneticisi de O'dur. O büyük insandır. [480] Alemde görülen bütün suretlerin Allah olduğunu ifade ederek şöyle de­vanı etmektedir:
"Onlar hakkın zahiri (görüntüsü)'dür. Çüntçü 6 zahirdir. Onların batını (gizlisi) de O'­dur. Çünkü batın O'dur. Evvel de O'dur. Çünkü bunlar yok iken O vardı. Ahir de O'­dur. Çünkü bunlar ortaya çıktığı zaman Allah onların kendisiydi. [481] İbn Arabi, tanrı anlayışını belirterek şöyle devam ediyor: "O, ortaya çı­kanların kendisidir. Ortaya çıktığı durumda gizli olanların da kendisidir. Ortada başkasının gördüğü birşey yoktur.[482] "Kendisinden batın olacak birşey de yoktur. O kendisine zahir ve kendisinden gizli (batın)'dır. Ebu Said el-Harraz[483] diye adlandırılan da odur. Görülen ve isimlendirilen başka var­lıklar da odur[484]
İbn Arabi'ye göre, Allah'ı bilen gerçek arif, Allah'ın tabiattaki varlıkların suretlerinde sirayet edişini, yani panteizmi gören ve alemdeki bütün varlık­ların suretlerinde Allah'ın bizzat suretini müşahede eden kimsedir.[485]
Fususu'l-Hikem kitabını tercüme ve şerheden A. Avni konuk da bu anla­yışı tekit ederek Gülşen-i Raz'dan şu alıntıyı yapmaktadır:
"Madem ki eşya varlığının görünümleridir, o halde put da o görünümlerden biridir Ey aklı olan adam! İyi düşün, put varlık bakımından batıl değildir. Bi! ki Ailah onun yaratıcısıdır. İyiden sadır olan her şey İyidir, O makamda ne var olmuşsa, hayrm kendisidir. Onda bir şer varsa, o da başkasındandır.
Müslüman putun ne olduğunu bilseydi, [486]dinîn putperestlikten ibaret olduğunu an­lardı. Müşrik putun farkında olsaydı, dininde hiç dalalete düşer miydi? O, putun an­cak dış yaratılışını gördü, onun için şeriatta kafir oldu. Sen de onda gizli olan Hak'kı görmezsen, şeriatta sana da müslüman demezler. [487]
Görüldüğü gibi, îbn Arabi'nin anlayışındaki tanrı, her türlü varlık ve yokluğu içine almaktadır. Şöyle diyor: "Kendi kendine yüce olan, örf, akıl ve şeriatta ister iyi, ister kötü olsun, hiçbir sıfattan yoksun kalmayacak şekilde varlık ve yokluğa ait bütün Özellikleri kapsayan kemale sahip olandır. İşte bu, sadece Allah'ın müsemmasına mahsustur. [488]
Varlığın dirilteceği ve yokluğun yok edeceği hangi tanrıdır bu? Örf, akıl ve şeriatta kotülenebilecek hangi ilahtır bu? İbn Arabi'nin anlayışındaki tanrı bütün kötülüklere sahip bir tanrı olmaktadır. Böyle olunca onu örf, akıl ve şeriat neden kötülemesin?[489]
 b. Allah'ın Sıfatları Yaratıkların Sıfatlarıdır.
 İbn Arabi'nin anlayışındaki tanrı, acizlik ve zilletle, noksanlık ve ahmak­lıkla nitelenecek bir varlıktır. Kötülük ve zilletle tavsif edilebileceğini ifade ederek şöyle diyor:
"Hakkın, yaratıkların sıfatlarıyla ortaya çıktığını (göründüğünü) görmüyor musun? Bunu kendisi belirtmiştir. Noksanlık ve kötülük sıfatlarıyla ortaya çıktığını kendisi ifade etmiştir. Yaratıkların da başından sonuna kadar hakkın sıfatlarıyla ortaya çık­tığını görmüyor musun? Yaratıkların sıfatları O'nun için hak olduğu gibi, O'nun sı­fatları da yaratıklar için haktır. [490]
İbn Arabi, Allah'ın sıfatlarını mecazi olarak yaratıklara verdiğini yahut yaratıkların sıfatlarının mecazi manada Allah'ın sıfatları olduğunu söyledi­ğini herhangi bir insanın tevehhüm etmesinden korkmuş ve birinci şıkta söylenenlerin mecazi manada değil, gerçek manada olduğunu söylemiştir.
Onun için Yaratıkların sıfatları da hakkın sıfatlarıdır" diyerek mecazi ma­da değil, gerçek manada böyle olduğunu belirtmiştir. İnsanlara anlayışın-A ki tanrı hakkındaki hükümlerinde yahut onu acizlik, noksanlık ve kötü-ı"k £İki sıfatlarla nitelemesinde ve diğer yaratıklarla aynı görmesinde bir ecazm bulunmadığını vurgulamak istemekte ve şöyle demektedir: "Al­lah'ın Rablık, ilahlık, yaratma, rizık verme ve diğer bütün sıfatları yaratık­lar için haktır. "Yani bu sıfatlar aynı zamanda yaratıkların da sıfatlandır. Onun için yaratıklar mecaz olarak değil, gerçek olarak Allah'ın sıfatlarını taşırlar. İşte İbn Arabi'nin tanrı anlayışı bu şekildedir.[491]
 c. İbn Arabi'ye Göre Tanrı Herşeydir.
 İslam'a göre yıldızlara tapanlar kafir olmuşlardır. Buzağıya tapan yahu-diler de kafir olmuşlardır. Hristiyanlar da üç ortaklı (teslis) bir tanrıya tap­tıkları için kafir olmuşlardır. Cahiliyye Arapları da Ölenlerin putunu dikip hayatta kendilerine umut ve emellerle yöneldikleri gibi, ölümden sonra da benzer umut ve emellerle kendileriyle Allah arasında aracılıklarım sağla­mak için putlara taptıklarından dolayı kafir olmuşlardır. Bütün bu guruplar ve insanlar Allah'tan başka varlıklara taptıkları için kafir oluyorken, acaba her şeye tapmaya çağıran İbn Arabi ve benzerleri için İslam'ın hükmü ne olur? Herşeye ibadete davet eden bu gibileri için ne diyeceksiniz?
İbn Arabi, bunu pervasızca ifade ederek şöyle demektedir: "Mükemmel arif, tapılan herşeyin hakkın açığa çıktığı ve kendisinde hakka ibadet edildi­ğini görendir. Onun için tapılan bu tanrılara taş, ağaç, hayvan, insan, yıldız, melek gibi Özel ismi yanında tapanlar onlara ilah adını vermişlerdir.[492]
İbn Arabi'nin havarisi Abdulkerim el-Cîlî de şöyle demektedir: "Zatı iti­bariyle yüce olan Hakkın açığa çıktığı her varlığa tapmak gerekir. O, alemin zerrelerinde açığa çıkmış (zahir olmuş)'tur. [493]
Ne dersiniz? İbn Arabi ve benzerleri, her dinden almış ve daha Önce ka­firlerin ibadet ettiği herşeyi tanrılaştırmış olmuyor mu? Cahiliyye tanrıları olan taşa, ağaca, Piravunculuğun ve Yahudiliğin tanrıları olan hayvanlara, Hıristiyanlık ve gulat Şiiliğin tanrısı olan insana, Sabiilerin tanrıları olan yıldızlara ve meleklere tapma özlem ve sempatisiyle İbn Arabi'nin iliklerine kadar dolu olduğu görülmüyor mu?
İbn Arabi'nin bu anlayışını değerlendiren Doç. Dr. Salih Akdemir şoyle demektedir:
"Aşkın (muteal) Allah inancından yüz çeviren İbn Arabi'nin vahiy, din, ahireî, cen­net ve cehennem konularında da Kur'anı Kerim'e tamamen ters düşen görüşler ile­ri sürmesi şaşırtıcı olmasa gerektir. Nitekim onun, İsmaiî kelimesindeki âl-i hikmet­ken söz ederken vahyi inkar ettiğini görüyoruz. "Sana gelen vahiy başkasından gel­mez, sen de bunu başkasına vermezsin[494] demektedir.
İbn Arabi'nin Öğretisinde varlık bir olduğuna, dolayısıyla insan ile Allah arasında bir fark bulunmadığına göre, vahiy konusunda Allah ile insan arasında bir ikitik koy­manın bir anlamı yoktur. Bu yüzden peygamber de olsa, hiç kimse dışarıdan vahiy ya da başka bir bilgi elde edemediği gibi , bu bilgiyi başkasına da aktaramaz. İnsan her türlü bilgiyi bizzat kendinden elde eder. Ona dışarıdan hiçbir şey gelmez. İbn Arabi, Şit kelimesindeki   nefsin hikmetinden söz ederken bu konuyu şöyle açıklığa kavuşturur: Suretleri ne kadar farklı olursa olsun, hiç kimsede Allah'tan bir şey yoktur ve hiç kimsede kendinden olandan başka bir şey yoktur. Bu hakikati, bu işin böyle olduğunu Allah ehlinden çok az kimse bilir. Bunu anlayan kimseyi görür­sen, ona güven, çünkü o yüce Allahın seçkin kullarından tertemiz biridir. Herhangi bir keşif sahibi, önceden bilmediği yeni bilgileri kendisine ulaştıran bir suret müşa-hade ederse (iyi bilsin ki) bu suret onun aynı olup asla başkasının değildir. Demek ki o, ilminin meyvesini bizzat kendi nefsinden toplamaktadır. [495] Açıkça görülmektedir ki, İbn Arabi vahiy de dahil olmak üzere, dışarıdan gelen her türlü bilgiyi imkansız görmektedir. Bu yüzden onun, Cibril aleyhisselamın Hz. Peygambere gelişini inkar etmesine şaşmamak lazımdır. Ona göre Cibril, Hz. Peygartv ber'in hayal gücünün bir mahsûlü olarak ortaya koyduğu bir varlıktır. İslediği kadar Cibril ile konuştuğunu zannetsin, aslında  o kendi kendine konuşmaktan ve kendi kendini dinlemekten başka hiçbir şey yapmamıştır, demektedir. [496] İbn Arabi, istediği kadar nebi ve  rasul arasındaki farklardan sözetsin, Fususu'l-Hi-kem'inde her peygambere müstakil bir bölüm ayırsın, vahiy müessesesini İnkar et­tikten sonra bunun ne anlamı olabilir? [497]
 d. Tanrının Kadın Suretinde Görünmesi
 İbn Arabi, isteklerine ram olmaya bir türlü yanaşmayan kadının Allah'ın güzel tecellisi olduğunu söylemektedir. İbn Arabi'nin dişiyi tanrılaştırma konusunda ne kadar sarih olduğunu gösteren Fusulul-Hikem kitabındaki şu sözlerine bakınız:
"Erkek, kadını sevdiği zaman, onunla yatmak istemiştir. Yani sevginin sonunda meydana gelen şey! Nikah {kadın-erkek münasebeti)'tan daha büyük bir kavuşma yoktur. Onun için şehvet, kişinin bütün vücudunu kaplar. Onun için kişinin yıkan­ması emredilmiştir. Oluştuğu zaman, şehvet bütün vücudu kapladığı için vücudun tamamının yıkanması istenmiştir. Şüphesiz Allah, kulunun kendisinden başka bir şeyle lezzet bulduğuna inanmasını çok kıskanır. Onun için, kendisinde fena buldu­ğu (kadın) suretine girerek, tekrar kendisine dönmesi için yıkanma (gusul) île onu temizlemiştir. Çünkü bundan başkası olmaz.
Erkek, Ailah'ı kadında müşahede ederse, buna münfailde müşahede denir. Kadı­nın kendisinden zuhuru (Havva'nın Adem'den yaratılması) açısından kendisinde müşahede ederse, buna da failde müşahede denir. Kendisinden oluştuğu varlığın suretini gözönünde bulundurmadan kendi nefsinde müşahede ederse, buna da va­sıtasız Allah'tan münfail olanda müşahede denir. Allah'ı kadında müşahede etmesi tam ve en mükemmeldir. Çünkü Allah'ı fail ve münfail olarak, özellikle kendisi de münfail olarak müşahede etmektedir. Onun için Rasulullah kadınları sevmiştir. Çünkü Allah, onlarda çok mükemmel müşahede edilmektedir. Zira Allah, maddo-lerden soyut olarak hiçbir zaman müşahede edilmez. Allah'ın kadınlarda müşahe­de edilmesi en büyük ve en mükemmeldir. Kavuşmanın en büyüğü de nikah (cinsi münasebet)dir.[498]
İbn Arabi'nin tanrı anlayışını bu ibarelerden çıkarabilirsiniz. İbn Arabi, tanrının en mükemmel ve eksiksiz olarak şehvet küpü haline gelen erkeğin musallat olduğu kadın olarak ortaya çıktığını söylemektedir. İffetli kadın­dan en ahlaksız ve iffetsiz kadına kadar bütün kadınların Allah'ın en güzel görünümü ve tecellîsi olduğunu ifade etmektedir.
Nedense meşhur tasavvufçular Allah ile kadın arasında bu ilişkiye çok hevesli ve düşkün görünmektedirler. Allah'ı kadın suretinde canlandırma yahut sevgililerini Allah suretinde takdim etme sevdası özellikle şair tasav-vufçuların çok zevk aldığı bir meşrep gibi görünmektedir. İbn Arabi'den sonra İbn Farıd'm söylediklerine bakalım;
"Her güzel güzelliğini ondan alır, hatta her güzelin güzelliği ondan ödünçtür, Lubna'nın Kays'ı, hatta Leyla'nın Mecnun'u ve Azze'nin Kusayyir'i ona aşık oldu Hepsi, güzel bir surette ortaya çıkan suretinin güzelliğine aşık oldu, Kendisi o suretlerde tecelli edip göründüğü  halde ondan başkası sandılar, Örtülü göründü, fakat her görünüşte başka türlü görünerek gizlendi, İlk yaratılışta annelik hükmünden önce, Adem'e Havva suretinde göründü. Baba olmak ve çocukların meydana gelmesi için ona aşık oldu Başta görünüşler birbirine aşık oldu, buğz iie zıtların birbirine engellemesi yoktu Her devirde, zamana göre aşıklara her türlü görünümde görünmeğe devam etti, Birinde Lubna, diğerinde Buseyna görünür, aziz olsun, bazan Azze diye anılır. Bütün bunlar ondan başkası değildir, güzelliğinde de onun ortağı yoktur.[499] Bu gerçeği İbn Arabi   ve İbn Farıd sevenlerinin çok iyi düşünmeleri ve hangi ölçü ile onu değerlendirdiklerini çok iyi anlamaları gerekir. Tanrısı­nın baştan başa bütün maddi varlıklar olduğunu söyleyen böyle bir kişiyi severken veya savunurken, onun bu düşüncelerini çok iyi hesaba katmaları lazımdır. Çünkü İbn Arabi, bu inancını bütün dünyaya açıkça ilan ederek şöyle demektedir;
"Allah, maddelerden soyut olarak hiçbir zaman müşahede edilmez. Varlık bakımın­dan mevcudatın aynısıdır, muhdesat (sonradan olma) diye İsimlendirilenler onun yüce zatıdır ve ondan başkası değildir. [500]
Bu konuda İbn Arabi'den daha fazla nakil yaparak okuyucuların yarası­na tuz ekmek istemiyoruz. Ancak şunu belirtmek isteriz ki, sofuluk, Hıristi­yanlığı baştan çıkarıp hidayet ve doğruluğundan uzaklaştırmiş, ruhani kut­sallık ve münzevi rahiplik, onun saflığını bulandırmıştır. Bunun sonucu ola­rak Allah ile insan arasında organik bir ilişki kurmaya kadar gitmiş, üç or­taklı bir ilaha tapmaya varmış ve rahiplik hayatına dönüşerek katıksız tev-hidden sapmıştır. Bununla beraber İbn Arabi ve benzerlerindeki kadar ber varlığı tanrı sayarak her şeye tapma derecesine düşmemiş, aksine Yüce Al­lah'ın insanlar arasından risaletle şereflendirdiği tertemiz bir zatı seçmiş, Allah'ın en büyük tecessüdü olduğuna inanarak onu tanrılaştırmıştır. Hz-İsa'nın Allah'ın tecessüd ettiği insan olduğuna inanıp taptığı için de Hıristi­yanlar Allah'ın lanetine uğramışlardır. [501]
tasavvufun şeyh-i, ekber'i teslis inancından daha çok ileri giderek h'ıö leS ve Putlaria, Samiri'nin buzağısında, Hz. Musa'nın Firavun'unda islik içinde yuvarlanan vücutlarda tecessüd ettiğine inanmış, şehvetleri lenen, güdüleri tutuşan ve her günahkarın önünde sere serpe açılıp gü-h bataklığına taşıyan ahlaksız kadının vücuduna büründüğünü söylediği lir tanrı anlayışına sahiptir.[502]
 e. İbn Arabi'ye Göre Allah Kullara Muhtaç
 Yüce Allah "Ey insanlar, siz Allah'a muhtaçsınız, zengin ve övülmeyelak olan Allah'tır.[503] buyururken, ibn Arabi ve benzerleri kullara muhtaç bir tanrıya inanmakta ısrar ediyorlar. Varlığında, bilgisinde, kalıcılığında, yeme içmesinde, gizlilikten sonra açığa çıkma, yokluktan sonra meydana aelme ve yok olmasını Önlemede kullara muhtaç bir ilaha inanıyorlar. İbn Arabi şöyle diyor:
"Varlığımız onun varlığıdır. Varlığımız açısından biz ona muhtaç, nefsinde zuhuru için o bize muhtaçtır." Şöyie devam ediyor: "Sen ahkamla onun gıdası, o da varlık­la senin gıdandır. Senin özelliğin ne İse, onun özelliği de odur. Emir ondan sana ol­duğu gibi, senden de onadır. Ne var ki, sen mükellef diye adlandırılıyorsun. Gerçi halinle sen ona "Beni mükellef kıl" dediğin için seni mükeiief kılmıştır. Ama o mü­kellef diye isimlendirilmez. O bana hamd eder, ben ona hamd ederim, o bana iba­det eder, ben ona ibadet ederim. [504]
İbn Arabi'nin bulanık zihninde bize uydurduğu, tasavvuf kutuplarının inandığı kozmopolit tanrı işte budur.[505]
 f. İbn Arabi'nin Bilgi Kaynakları:
 Acaba İbn Arabi, bu kozmopolit kültürünü veya din anlayışını hangi kay­naklardan almıştır? Başka bir deyişle îbn Arabi'nin kültürünü oluşturan unsurlar nelerdir? Kozmopolit düşüncelerine alet ettiği Kur'an ve Sünnet dışında hangi kaynaklardan beslenmiştir? İsterseniz bunları da İbn Arabi mütehassısı olan Dr. Ebu'1-A'la Afıfı'den dinleyelim. Kendisi bunları araştır-mış ve ayrıntılı bir şekilde kitabında ortaya koymuştur. Şöyle diyor:
"İbn Arabi'nin başkalarından aldığı kelam doktrininde en az iki ayrı unsur bulun­maktadır:
a- Geniş çapta Stoacılardan, Philo'dan ve Yeni Eflatuncu'lardan alınan ve yine bu doktrinin metafizik ve insan boyutunu geniş çapta etkileyen Hellenistik unsur.
Başlıca İsmaililer ve Haliac'a ait olan ve daha çok tasavvufi yönü etkileyen İsla. mi unsurlar.[506]
Bunlardan nasıl aldığım ve benzerliklerini de görelim: önce Philo'dan alışını ve benzerliklerini görelim. Philo'nun kelam felsefesinin İbn Arabi'nin öğretisi üzerine etkisi pek açık bir şekilde terminolojileri arasındaki hayret verici benzerlikte görülür. İbn Arabi'nin "kelam" kelimesini kullandığı çift anlam, yani ezeli hikmet tamamiyle Philo'ya ait bir karakterdir. İbn Arabi ve Philo'dan alınan şu terimler bu benzerliği ortaya koymaktadır: [507]
Philo'nun kullandığı terimler
1. Yüce Haham
2. Şefaatçi ya da Paraclate
3. Allah'ın yüceliği
4. Allah'ın karanlığı ya da gölgesi
5. İdelerin idesi ya da ilk örnek ide
6. Allah ile alem arasındaki ortak merhale
7. Vahiy ilkesi
8. Allah'ın doğan İlk oğlu
9. Meleklerin ilki
10. Halife
11. Anthropos Theou tou aidiou logos
İbn Arabi'nin kullandığı terimler
1.  İmam ya da kutup
2. eş-Şefi'
3. İnsan aynu'l-Hak
4. el-Haba ya da suretul-Hak
5. Hakikatli'l-hakaik
6. Berzah
7. Nur'u Muhammedi / HakikatiMuhammediyye
8. et-Taayyunu'l-Evvel (ilk yaratılan varlık)
9. Ruh
10. Halife
11. Kelam, yetkin insan, ruh, alemin sebebi vd.
Ve nihayet hem Philo, hem de İbn Arabi öyle görünüyor ki, devamlı olarak:
a- Kelamı, külli akıl şeklinde telakki edilen uluhiyet saymakla,
b- Beşeri, hatta külli nefsin yalnızca bir yönü, başka deyişle kendisiyle kıyas kabul etmeyen ezeli nurun ancak bir yansıması saymak arasında ka­rarsızdırlar.
İbn Arabi'nin kaynaklarından biri de Hellenistik ve tahrif edilmiş Hristi-yanlıktır. Kısaca, bunu da Dr. Afifi'den nakledelim:
"Hellenistik unsurun Hristiyan (Özellikle İskenderiyeli'Kilise babaları) ve Yahudi düşünürler tarafından geniş ölçüde değiştirildikten sonra ve hat­ta onun bu değişik şekli bazı İslam fizolofları veya Hallaç gibi sufilerin elleinde daha fazla değişikliğe tabi tutulduktan sonra İbn Arabi'ye ulaşmış pek muhtemeldir. Külli kelamın bütün üretici ve yaratıcı faaliyetlerinde esaslı bir ilke olarak teslise verilen ağırlık, bir Hristiyan damgası taşımaktadır. Fakat îbn Arabi'yi etkileyen Hristiyanlığın kendisi değil, onun altında yatan felsefey­di İbn Arabi'nin teslisi, üç şahsın (uknumun) değil, sadece göreli (nisbi) ci­hetlerin bir teslisidir. Muhammed'in Hakikati bile üç kısımdır.[508] İbn Arabi hu düşünceyi pek cesur bir şekilde aşağıdaki gibi deyimiendirir: "Her ne ka­dar bir olsa da, benim sevgilim üçtür. [509]
İbn Arabi'nin kelam doktrini ile İncil ve St. John'un ilk mektubunda or­taya koyduğu şekliyle Hristiyan kelam doktrini arasındaki bir başka dikka­te değer benzerlik, Muhammed'in Hakikati ile İsa'nın (Kelam) her iki doktrinde ele alınış tarzında açıkça görülebilir. İsa, Baba ile alem arasında bir aracı, "Zamana tabi alemin tezahür ettiği zamansız hayattır. "Kelam (İsa) Babanın şerefidir, onda ve onunla Allah'ın ezeli olarak kendisine yerleştirdi­ği bütün zenginlikleri zamanda teşhir eder. Vahyedilen, rehber vb. odur. [510]
İbn Arabi'nin kaynaklarından biri de Hallacin kültürüdür. Afifi şöyle di yor: "Hallaç burada İbn Arabi'nin mürşidlerinden biri olarak ortaya çıkar. İbn Arabi'nin kelam öğretisini onun hazırladığı, kesin bir şekilde görülmek­tedir. Hallaç, İslam kelamı gibi bir şeye işaret eden ve Hz. Muhammed'in uluhiyeti (Bkz. Tasinu's-Sirac, 9) üzerinde ısrarla duran, hatta onun ebedi ve ezeliliğini ileri süren ilk sufilerdendi. Hallaç "Muhammed'in varlığı yok­luktan bile Öncedir, adı ise kalem adından önce gelir, cevherler ve arazlar da önce ve sonranın (nisbetler olarak) hakikatlarından önce bilinmekteydi. Ne doğulu, ne de batılı olan bir kabileden gelir" diyor. (Bkz. Tavasin, 12). İbn Arabi, Hallac'm basit konusunu benimseyerek metafizik bir kelam nazariye­si haline koydu ve kendi metafizik sistemi içinde ona bir yer ayırdı. [511]
İbn Arabi'nin görüşünü etkilediği söylenebilen sufiler arasında Hallac'ın en büyük etkiyi yaptığı anlaşılmaktadır. Öyle görülüyor ki, İbn Arabi, Hal­lac'm tasavvufi sözlerine yakından aşina idi. Hatta es-Siracu'l-Vahhac fi Şerhi Kelami'l-Hallac adıyla Hallacın deyimlerine bir şerh yazdığı sanıl­maktadır. Hallac'dan etkilendiği veya birbirine benzedikleri noktalar şöyle Özetlenebilir:
a- Bir ve çok (vahdet ve kesret) meselesi.[512]
b- Kelam görüşü ve Muhammed'in ezelde varlığı meselesi, Hallacın Hu. ve Huve'si ile İbn Arabi'nin Yetkin İnsanı. [513]
c- Muhammedin Nurunun doğrudan doğruya bir tecellisi olan batini bil ginin mahiyeti. [514]
d- Bizatihi Allah'a ait olan birlik ile ona atfedilen birlik arasındaki fark. [515]
e- Hakkın perdesi olan halk alemi. [516]
f- İlahi aşk nazariyesi. [517]
g- Meşia ile irade arasındaki fark ve şeriatla ilahi buyruk arasındaki münasebet. [518]
h- Allah'ın bilinemezliği. i- Kuranın te'vili. [519]
Şüphesiz Hallaç, İbn Arabi'nin mensup olduğundan farklı bir sufiler zümresine mensuptur. Fakat İbn Arabi,Hallacın birçok sözlerinde kendi vahdeti vücutçu görüşlerinin tohumlarını ekmek için verimli bir toprak bul­muştur. Hallacın fikirlerinden birçoğunu kendi sistemine uyduracak şekil­de değiştirir. [520]
İbn Arabi'nin düşünce ve kültür kaynaklarından biri de îhvan-ı Safa ri­saleleridir. Bu konuda da Afifi şöyle demektedir:
"İhvan-ı Safa risalelerinde ansiklopedik bir şekilde İslam rasyonalizmini, sufiliğini, maniliği, zerdüştlüğü ve daha birçok İran ve Yunan'dan alınmış fikirleri ve mezhep ayrılıklarını hep bir arada bulmaktayız.
İbn Arabi ve aynı zamanda daha birçok doğulu ve batılı (Endülüslü) sufilerin tasav­vuf görüşleri için zengin malzemeyi İhvan-ı Safa'dan aldıkları anlaşılmaktadır. Za­ten diğer Yunan ve Hristiyan felsefeleri iie karışmış olan Yeni Eflatunculuk, İbn Arabi'ye bu kanaldan ulaşmış olsa gerektir, ihvan-ı Safa'nın bu yapısını daha kü­çük ölçüde İbn Arabi'nin kitaplarında buluyoruz. Fakat ihvan-ı Safa risalelerinden
Şey|eri- onlara kendi vahdeti vücutçu fikirlerini aşılamak sureliyle kendi arzu ettiği şekilde yorumlamış bulunmaktadır...
tan Arabi, İsmaililerin, özellikle İhvan-f Safa'ya has nazariye türündeki öğreti ve rnetodlannı etkilediği tek İslam tasavvufçusu değildir. Aynı etki bir başka yerde de aörülmekte Ve aynı sebebin benzeri bir eseri meydana getirdiği ortaya çıkmaktadır. Mesela Halep'li Suhreverdi'nin sufi meselesiyie İbn Seb'in'inkinde İbn Arabi ve İh-van-! Safa felsefesinin birçok bölümlerine benzeyen dikkate değer hususlar vardır, jbn Arabi'nin, İhvan-ı Safa risalelerinde yer alan şeylerden çok, Yunan felsefesine, mesela özellikle kelam görüşüne Philo Judeaus ve Stoalıların felsefesine aşina ol­duğu bir gerçektir. Öyle görülüyor ki İbn Arabi, bu arada İslam Yeni Eflatuncuların-dan ve Farabi'den özellikle Kur'an'daki Kelam, Levh ve Arş kelimelerini; Ploti-nus'undan da ilk akıl, evrensel (külli) nefs, evrensel cisim vb. kelimeleri öğrenmiş­tir...
İbn Arabi'nin felsefesini izah metodu, yani islami nasslardan başlıyarak yavaş ya­vaş onları tadil etmek suretiyle arzu ettiği felsefi fikri, onlara işleme ve nihayet onla­rı açıklama tarzı, aslında İhvan-ı Safa'nınkiyle aynıdır, ibn Arabi'yi bu yola sürükle­yen saik, İhvan-ı Safa'nınkinden temelli bir şekilde aytrdedilebilirse de fiili sonucu aynıdır. İbn Arabi'nin samimi olarak benimsemiş göründüğü şey, onların İslami ahi-ret nazariyesini, Kur'an ve hadislerin tamamını tevil yoluna gitmeleri, tek hedefleri olan İslam'ı ve ilkelerini yıkmayı sağlama şeklindeki ana metodlarıydı.[521] îbn Arabi'nin bilgi ve düşünce kaynaklarından birinin de Ismaili Karma-tiler olduğu kaydedilmekte ve iki taraf arasındaki benzerlikler de belirtil­mektedir. [522]
Şüphesiz Hallaç, İbn Arabi, el-Cîlî, Suhreverdi ve benzerlerinin tasavvuf anlayışını etkileyen sadece yukarıda sayılan unsurlar değildir. Belki vah-det-i vücut, hulul ve ittihad inancının tasavvufa sızdığı yerlerden biri de I-ran yolu ile İslam alemine giren Budizm ve Brahmanizm dinleridir. Başta Hallaç olmak üzere birtakım tasavvuf meşhurlarında gördüğümüz İslam dı­şı bu unsurların dolaylı olarak Hint dinlerine dayandığı bir karşılaştırma üe hemen ortaya çıkmaktadır. Nitekim bu dinlerden vahdet-i vücut inancını Çıkardığımız zaman çöktüklerini ve temel niteliklerini yitirdiklerini görü­rüz. Hint dinlerindeki vahdet-i vücut ile tasavvuftaki vahdet-i vücudun aynı
şey olduğunu görmek isteyenler el-Biruni'nin açıklamalarına baksınlar.[523]
İbn Arabi'nin kültüründe bu kadar yabancı unsurun birleşmiş olması n sil olabilir? diye okuyucunun aklına bir soru gelebilir. Bunun cevabını ke dişi vermektedir. Yukarıda naklettiğimiz sözü ile İslam kültürü yaninn Hint, Yunan, Yahudi ve Hristiyan kültürünü alıp hepsini sentez ettiği açıkça ifade etmiştir. Onun için İbn Arabi'nin düşünce sisteminde bütün y bancı unsurlar etkili ve bariz bir rol oynamıştır.
İbn Arabi, ilmini ve kitaplarını direkt Rasulullah'tan aldığını, Levh' Mahfuz'dan vasıtasız yazdığını iddia etmektedir. [524] Vahdet-i vücut inancını sistemleştirip tevhid inancına meydan okurcasına halka sunmaktadır.
Kur'an ayetlerini tahrif ederek kafir Hud kavminin sırat-ı müstakim üzere olduklarını, Firavn'un imanı kamil bir mümin olduğu gibi, Nuh kav­minin de mümin bir kavim olduğu ve bu imanlarından dolayı Allah onları mükafatlandırıp vahdet deryasına batırdığı, nimetini tadmaları için ilahi sevgi ateşine soktuğu, Hz. Harun'un İsrail oğullarını buzağıya tapmaktan alıkoymakta yanıldığı, çünkü buzağının gerçek mabud veya onun suretlerin­den bir suret olduğu, Nuh kavminin Ved, Yeğus, Yeûk, Suva' ve Nesr putla­rına tapmayı bırakmamakla isabet ettikleri, çünkü bu putların ilahın birer görünümü oldukları, tatlılık kökünden gelen azabın gerçekte rahmet ve hoş bir şey olduğu, rahmete uğramayan ve rızaya kavuşmayan hiçbir insanın bulunmadığı, birşey var olmadan Önce Allah'ın onu bilemeyeceği, çünkü bir şeyin varlığının ilmin varlığı demek olduğu, hatta herşeyin varlığının Al­lah'ın varlığının tercümesi olduğu ve benzeri İslam dışı şeyleri söylemesine rağmen, [525]İbn Arabi bunların hepsini eksiltmeden ve çoğaltmadan doğru­dan Rasululah'tan,[526]hatta Allah'tan[527] aldığını söylemiş ve Rasululah'ın bunları insanlara tebliğ etmesini emrettiğini de iddia etmiştir. [528]
 g- İbn Arabi'nin En Çok Eleştirilen Görüşleri
Şimdiye kadar îbn Arabi'nin eleştirilen ve İslam inancıyla bağdaşmadı­ğı açık olan birçok görüşlerini belirtmeye çalıştık. Büyük alim Ali el-Kari en Çok- eleştirilen sözlerini maddeler halinde şöyle özetlemiştir:
1- Adem Fas'sında: "Onu teşbih ederim ki o, tıpatıp insanın kendi kendine nisbeti gibidir.
2- İnsan ezeii, sonradan olmuş (hadis), daimi(ebedi) neşedir.
3- Biz Hakkı ne ile niteledikse, biz de o niteliğin aynıyız. Hak da kendisini bizimle nitelemiştir. Ne zaman onu görsek, kendimizi görürüz, ne zaman o bizi görse ken­disini görür.
4- Şit Fas'sında: Bu ilim yalnız Rasullerin hatemine ve velilerin hatemine nasip ol­muştur. Diğer peygamberler ve rasuller bu ilmi, rasuller hateminin fenerinden aldı­lar. Veliler de bunu veliler hateminin fenerinden aldı. Hatta Rasuller hatemi bile, bu ilmi gördüğü zaman veliler hatemi fenerinden görürdü. Demek ki peygamberler, velayetleri itibariyle bunu veliler hatemi fenerinden görürler. O halde rasuller hate­minin, velayeti bakımından veliler hatemine oranı, rasul ve nebilerin rasulier hate­mine oranı gibidir.
5-İshak Fas'sında: İbrahim oğluna dedi ki: "Oğlum, ben rüyada seni kesiyor görü­yorum.[529] Uyku hayal alemindendir. İbrahim'in, rüyayı misal alemine uygun yorum­laması gerekirdi. Çünkü koç, İbrahim'e oğlu şeklinde göründü. Allah onu, oğluna karşılık büyük kurban olmak için kendisine vermişti. Bu, tıpkı peygamberimizin, rü­yada süt görüp bunu İlim ve yakinle yorumlaması, Yusuf'un inekleri yıllar olarak yorumlamasına benzer. İbrahim, koçun, oğlu şeklinde göründüğünü anlamalı ve oğlu yerine koçu kurban etmeliydi. Rüyayı zahirine yorumlayıp içtihadından dolayı çetin yollara düştü.
6-  İsmail ve Eyyub Fas'sında ve Fütuhatla: Kafirler  ateşten çıkmazlarsa da, so­nunda azap kendilerine tatlı oiur. Cennettekilerin ebedi nimetten zevk aldıkları gibi, onlar da cehennemin ateşinden, kızgın sudan zevk alırlar.
7- Musa Fas'sında ve Futuhat'ta: Fİravn mümin ofarak Öldü, tahir ve mütahhar (ter­temiz) olarak ruhu alındı. Onun "Alemlerin Rabbi nedir? [530] diye hakkın hakikatin­den sorması doğrudur.
8- Musa Fas'sında: Yüce melekler  unsurlardan yaratılan bütün yaratıklardan üs­tündür. İnsanlık rütbe itibariyle yersel ve göksel meleklerden üstündür. Yüce me­lekler de "Böbürlendin mi, yoksa yücelerden mi oldun?" ayeti gereğince bu insan türünden üstündür.
9- Fütuhatta: O Allah'ı teşbih ederim ki yarattığı eşyanın aynıdır.
10- Nuh Fas'sında: Hakikat ehli yanında tevhidte tenzih, tecrid ve takyidin aynıdır.
Allah'ı tenzih eden, ya rabbı bilmiyor veya edebi az, ğafifdir. Zira Hak, bütün  yar tıklarda meydana çıkmıştır. Her kavramda görünen odur. Teşbih edip Hakkı kav lı ve sınırlı gören, onun mabud olduğunu bilmiyen, tenzih etmeyen de böyledir Teşbih ile tenzihi birleştirenlerdir ki Hakkı gereği gibi bilmişlerdir. Yalnız bir tar görmek eksikliktir.
11-İdris Fas'sında; Ebu Said el-Harraz, kendini kastederek hakkın vecihierinde bir vecih ve lisanlarından bir lisan olduğunu söyledi. Çünkü zıtlar bir arada bulun durulmadan kulların rabbı bilinemez. Harraz, Allah'ın hem   Ebu Said el-Harra? hem de sonradan ofan diğer yaratıkların isimleriyle adlandırıldığını söyledi.
12- Nuh Fas'sında: Eğer Nuh, teşbih İle tenzih arasını birleştirip kavmini buna ça-ğirsaydı kendisine uyarlardı. Fakat o, açıktan teşbihe, gizlice de tenzihe çağırdı ve "Ben kavmimi gece teşbihe, gündüz tenzihe çağırdım" dedi.
13-Yine Nuh Fas'sında: "Büyük bir tuzak kurdular[531] ayetinde "Allah'a davet, da­vet edilenlere bir tuzaktır" dedikten birkaç satır sonraşöyle demektedir: "İlahlarınızı bırakmayın[532]dediler. Onlar tanrılarını ne kadar îerkederlerse, Hak'kı da o kadar bilmez olacaklardı. Zira Hak, tapılan her varlıkta belirli bir görünümle görünür. Bu­nu bilen bilir, bilmeyen bilmez"
14- Onlar Allah'ı bilme denizinde boğuldular da kendilerine Allahtan başka yardım­cı bulamalıdlar. Yardımcıları Allah oldu. Allah'ta heiak oldular. Eğer onları   sahile çıkarmasaydı, bu yüksek dereceden indirmiş olurdu.
15-  İbrahim Fas'sında: O bana hamd eder, ben ona hamd ederim; o bana ibadet  eder, ben ona ibadet ederim.
16- Hud Fas'sında: Bizim vücudumuz Hakkın gıdasıdır, o da bizim gıdamızdır.
17- Sakın bir tek İnanca bağlanıp diğerlerini inkar etme. Bu taktirde birçok hayrı ka­çırmış olursun. Hatta işin hakikatini bilmeyi tamamen kaybedersin. Sen bütün inançların heyulası ol. Zira Allah bir inancın tekeline bırakılmaktan daha büyüktür. O, "Nereye dönerseniz, Allanın yüzü orasıdır[533] diyor. "Orada" demiyor da, "Sem-me vechuliah" orası Allanın yüzüdür, diyor. Bir şeyin yüzü hakikatidir.
18-Şuayb Fas'sında: Bir şahsın inandığı tanrı, diğerinin inandığı tanrının aynı de­ğildir. Herkes kendi inancını savunur, Ötekinin inancını kötüler. İnsaflı olsa, başka-sının İnancını yermez. Eğer Cüneyd'in: "(Sufinin) rengi suyun rengidir" sözünün manasını bilse, herkesin inancını kabul eder ve Allah'ı her suret ve itikatta bilir. A-ma o zan sahibidir, ilim sahibi değildir. Nitekim Hak: "Ben kulumun benim hakkım­daki sanısına göreyim" demiştir. Yani ben ona ancak itikadı suretinde görünürüm.
İster mutlak düşünür, ister bağımlı. Bağımlı tanrr sınırlıdır. Kalp onu alır. Oysa mut­lak tanrıyı hiçbir şey almaz. Çünkü o, bütün eşyanın aynıdır. Birşey için o, kendi kendini içine alıyor veya almıyor, denmez.
19- Bütün alem tamamen  arazlardan ibarettir. Her an yok ve var olur. Eşariler de cevherlerin değişmediğini, arazların değişip yenilendiğini söylüyorlar. İbn Arabi'nin taşlanmağa sebep olan sözü, buna bağlı olan şu hükmüdür: "O halde her anda mükellef, kendisinin gayrı olur. Ahireîte de dünyadaki varlığının gayri olarak haşrolunur. Azap ve sevap, itaatkâr ve asiye değildir."
20-Uzeyir Fas'sında: Rasulun velayeti, nübüvvetinden üstündür. {Hatemu'l-evliya-nm velayeti de nebinin velayetinin devamı olduğundan, hatemu'l-evliya  hatemu'l-enbiyadan üstündür).
21-İsa Fas'sında: İsa ölüyü dirilttiğinden dolayı bazıları Hakkın ona hulul ettiğini (girdiğini), bazıları onun Allah olduğunu söylediler de kafir oldular. Yüce Allah da "Allah Meryem oğlu Mesih'tir diyenler kafir oldular"87 dedi. Onlar bu sözün tama­mında küfür ile hatayı birleştirdiler. Zira "yalnız Allahtir" sözleri veya "Meryem oğlu Mesih'tir" sözleri küfür değildir. Ama bu iki sözü beraber söylemeleri (yani hem Al­lah, hem Meryem oğlu Mesih, deyip ikilik düşünmeleri )küfürdür. Aslında Allanın her şey olduğunu söylemeyip sadece Mesih veya Meryem'le sınırlandırmaları kü­fürdür.
22-Harun Fas'sında: Allah'a bütün suretlerde ibadet edilmesi için Allah Harun'u bu­zağıya tapanlara musallat ettiği gibi, Musa'yı da onlara musallat etti. Alemde sure­tinde Allah'a ibadet edilmeyen hiçbir şey kalmamıştır. Ya cisimler ve gezegenler tanrılaştırılarak yapılan ibadet, ya da mala, mevkiye tapanların yaptığı gibi tasav-vuri ibadetle ibadet edilir. Allahtan başka en çok tapilan şey heva (arzu)dur. Yüce Allah buyurmuştur: "Hevasını tanrtsı yapanı gördün mü? [534]
(O güne kadar buzağı sureti dışında Allah'a her surette ibadet edilmişti. İsrail oğul­ları da buzağı suretinde ibadet ettiler. Harun bunu kavramadığı İçin onları bundan alıkoymaya çalıştı. Ama Musa bunu kavradığı için engeilmeye çalıştığından dolayı Harun'u azarladı ve onları serbest bırakmasını istedi.)
23-Musa Fas'sında: Firavn, Allah'ı alemin aynısı gördüğünden sözünü bu esas üzerine kurmuş, "Eğer benden başka tanrı edinirsen elbette seni hapsediienlerden yaparım[535] demişti. (Onun için Firavn Allah'ı iyi bilen biriydi).
24- Firavn, hüküm makamında ve kılıç sahibi olduğundan "Ben sizin en yüce rabbınızım[536]söylemiş, gerçi herkes birbirine göre rabbdır, ama ben yüce rabbım, çünkü ben, görünüşte kudretli hüküm sahibiyim, demiştir. Sihirbazlar onun bu da vada doğruluğunu bildikleri için onun tanrılığını inkar etmediler. Bilakis "Sen ancak bu dünya hayatında hükmünü geçirirsin[537] diyerek bunu kabul eîîiler. Bundan dola yi "Ben sizin en yüce rabbınızım" sözü doğrudur. Zira başkası hükümde Hakkin başkası ise de, surette Hakkın aynıdır. [538]
Kur'an'a ve sahih Sünnete açıkça aykırı ve küfür oldukları apaçık olan bütün bu şeylere rağmen, İbn Arabi, herhalde bunları ve benzerlerini söyle. diğinden dolayı, günümüze kadar adı müslüman olan yığınlardan pekçok taraftar ve sempatizan bulmuş, hatemu'l-evliya ve şeyhi ekber olarak anıl mış, fikirleri İslam dünyasında alabildiğine yayılmıştır. Günde defalarca "La ilahe illallah Muhammedun Rasulullah" diyen İslam ümmeti içinde ev­liyanın kutbu ve asfiyanın büyüğü olarak görülmüş ve adı binbir takdis ve tazimle anılmış, hala da anılmaktadır. Bu da İslam aleminde zamanla kav­ramların nasıl saptığı ve değer yargılarının nasıl özelliğini yitirdiğini, iman ile küfrü insanların Kur'an ve sahih Sünnetten çok, insanların söyledikle­rinden Öğrendiklerini, böylece kitlelerin gittikçe haktan saptığını açıkça ifa­de etmektedir. [539
 
[476] Muhyiddin İbn Arabi 561/1165 yılında Endülüs şehirlerinden Mursiya'da doğmuş ve 638/1240 yılında Şam'da ölmüştür. Otuz yıl İşbiliye'de kalmış, sonra Şark'a giderek birçok yerleri dolaşmıştır. Tasavvufçu­lar her devirde ermiş velilerin bulunduğunu söylerken, İbn Arabi'yi velilerin son halkası olarak Hatemu'l-Evüya sayarlar. Hak ile batılın içice bulunduğu birçok eserleri bulunmaktadır.
[477] İbrahim Sarmış, Tasavvuf ve İslam, Ekin Yayınları: 176.
[478] Fususu'U-likem, Bali Şerhi, 375, İstanbul 1309 h. Kaşani Şerhi, 1/192, Tali. Dr.' Ebu'l-A'la Afifi, Kahire 1321.
[479] Fususu'U-likem, Bali Şerhi, 375, İstanbul 1309 h. Kaşani Şerhi, 1/192, Tali. Dr.' Ebu'l-A'la Afifi, Kahire 1321.
[480] Fususu'l-Hikenı. H>-17, Şevki Bey Matbaası. 1287, Aynı yerde, Kainatla Allah'ın görünümleri olan bütün varlikl.tr ihata edilerek tarif edilemediği için Allah'ın tarifinin de yapıl.ımıyacanıj'i söylemektedir.
[481] Fususu'l-Hikem, 112.
[482] Yani bir insan veya bir taş gördüğün zaman İbn Arabi'nin anlayışındaki tanrıyı görmüş oluyorsun.
Çünkü görünen o varlık Rabbin kendisidir.
[483] Aİımed İbn İsa olup tasavvufta Fena konusunu işlemesiyle bilinir. Hicri 27') yılında ölmüştür.
[484] Fusıısu'l-Hikenı, 77, el-Halebi baskısı
[485] ibn Arabi, A. g. e. 104, Şevki Bey Matbaası, 12B7
[486] Yani, putun kendisine bakmayıp onu Allah'ın bir görünümü olarak görseydi, putu kötülemez ve puta tapanları kafir saymazdı.
[487] A. Avni Konuk, Fustısu'l-I likem Tercüme ve Şerhi, 1/258
[488] Fususu'l-l-likem, 79.
[489] İbrahim Sarmış, Tasavvuf ve İslam, Ekin Yayınları: 177-178.
[490] Dr. Muhammed Hüseyin ez-Zehebi şöyle demekledir: "İlin Arabi'nin vahdet-i vücut I nazariyesine ?;ört: yaptığı tefsirin kabul edilmesi asla mümkün değildir. Çünkü dini temelinden yıkmaktadır. ez-Zehebi, el-İt-ttcahatu'l-Munharife fi Tefsiri'l-Kur'ani'l-Kerim, 75, MektebeUi Vehbe Kahire 1986, üçüncü baskı. 46-Fususu'l-Hifcem, 80
[491] İbrahim Sarmış, Tasavvuf ve İslam, Ekin Yayınları: 178-179.
[492] Fususu'l-Hikem, 103, Şevki Bey Matbaası, İstanbul, 1287. İbn Arabi burada önceki kavimlerin taptığı tonrıları sıralamıştır. Onlar taşa, ağaca, hayvana, insana, yıldıza ve meleğe tapınışlardır. Bunlar Sabtiler, Yahudiler, Hristiyanlar ve putperestlerdir. Bütün bunların tapmalarını tasvip elliği görülmektedir. Çünkü °nun anlayışında bunların bütün taptıkları şeyler rruibud olarak tecelli eden Allah'tan başka bir şey deftildir.
[493] Abdulkerim el-Cilî, el-İnsami'l-Kâmi! fi Marifeti'l-Evahir ve'S-Evail, 2/83. el-Matbaatu'l-Ez-heriyye el-
Mısriyye, Kahire 1316 h. Ayrıca bkz. Dr. Abdıılhak Ensari, Şeriat ve Tasavvuf, Ififi.
[494] İbn Arabi Fıısus, 93
[495] İbn Arabi, Fusus, 66
[496] Ebu'l-Ala Afifi, Fusus Üzerine Talikat, 2/94-95'dan naklen
[497] Doç. Dr. Salih Akdemir, islami Araştırmalar, c, 2, sayı, 7, Mayıs 1988, s, 28-29,
Allahı kadın suretinde canlandırmaktan utanmayan İbn Arabi, Peygamberlere karşı da son derere saygısızdır. Mesela, Hz. Adem'in Allah'ın bütün sıfatlarına sahip insanı kamil olduğu ve tam Allah'ın sureti üzere yaratıldığı, (Fusus, Adem Fas'sı), Hz. Nuh'un, kavmini yanlış davet ettiği, (Fırsus, Nuh F.ıs'sıl, Hz. ibrahim'in gördüğü kurban rüyasını tevil etmesi gerekirken yanlış yaparak tevil etmediği ve ojjlıı İs­mail'i kurban etmeğe kalkıştığı, onun için Allah'ın ona kurbanlık koç gönderdiği, (Fusus, İbrahim Fas'sı), Hz. Harun'un Allah'ın buzağı da dahil bütün suretlerde göründüğünü bilmeyecek kadar basiretsiz olduğu, onun için israil oğullarını buzağıya tapmaktan alıkoymaya çalıştığı, Hz. Mus.ı ise bu gerçeği bildiği için Hz. Harun'u engellemesinden dolayı azarladığı ve buzağıya tapmalarına ;;ö; yumduğu (Fusus, Harun Fas'sı) gibi burada sayamayacağımız örneklerle peygamberlere hak.ıret etmektedir. İbrahim Sarmış, Tasavvuf ve İslam, Ekin Yayınları: 179-180.
[498] Fususu'l-Hikem, 1/212, el-Halebi baskısı, Kâşanî şerhi, 437, İstanbul baskısı, tîâlî şerhi, 420, hicri 1309 baskısı.
[499] Emin Hori, Celau'l-Ğdmiri fi Şerhi Divani İbni'l-Fand, 85-87, Mektebetu'1-Ad.ıb, Beyrut, 1910, İbn Farıd, bütün bu kadınlar sevgilisinin birer sureti, aşıklarının da kendisinin birer sureti olduğunu söyleyerek hepsinin Allah'ın görünümleri olduğunu belirtmektedir. Bkz. a. g. e. 86-87,
En Çok Okunan
En Çok Yorumlanan
Üye Paneli
E-mail
Şifre
 
   
  Yeni Üye | Şifremi Unuttum
Camilerde yapılan vaazlar hakkında ne dersiniz?

İlmi anlamda yetersiz
Faydalı olduğunu düşünüyorum
Dinleme ihtiyacı duymuyorum.
Hep aynı şeyler anlatılıyor
İlmi anlamda gayet yeterli buluyorum
Vaizlerin kendilerini geliştirmeleri lazım

Sonuçlar
..
Sayfalar
Arşiv Arama
 
Video Galeri
Foto Galeri
Takvim
Facebook Beğen

Hakkımızda | İletişim | Video Galeri | Foto Galeri
CH