Ana Sayfa > Veli Kavramı




İslama Ve Tasavvufa Göre Veli Kavramı

    Sözlük anlamıyla veli; dost ve samimi arkadaş demektir. Terim olarak Allah'ın sevgili kulu demektir. Başka bir deyişle, dinin istediği şekilde ina­nan ve amel eden kişi demektir. Kur'an-ı Kerim'de bu durum açıkça ortaya konmaktadır. Mesela şu ayetlere bakalım:
   "İyi bilin ki, Allah'ın veli kulları (dostları)na hiçbir korku yoktur. Ve onlar üzülmeye­ceklerdir. Onlar iman edip takvaya ermişlerdi.[121]
 
   "Elif, Lam, Mim. Kendisinden hiçbir şekilde şüphe oimayan bu kitap, muttakiler için bir hidayettir. O muttakiler ki gayba inanırlar, namaz kılarlar ve kendilerine verdiği­miz rızıktan tnfak ederler. [122]
   Takva kelimesi de çok zaman veli ve iman kelimesiyle beraber kullanıl­maktadır. Temel sözlük anlamı olan "sakınma" anlamı yanında, İslam'ın hükümleriyle amel etme, emir ve yasaklarını gözetme anlamında da kulla­nılmaktadır. Zaten dinin emir ve yasaklarıyla amel etme, Allah'ın dinine muhalefetten sakınma ve cezasından korunma amacına da yöneliktir. Al­lah'ın sevabını, yani cennetini elde etme amacı da şüphesiz beraberdir. Kı­saca takva, Allah'ın cezasından sakınarak ve mükâfatını umarak dinin hü­kümlerine bağlılık ve onlarla amel etmek demektir. Bu da Allah'ın sevgili kulları olan mü'minlerin niteliğidir. Mesela şu ayet-i kerimelere bakalım: "... O muttakiler ki gayba inanırlar, namaz kılarlar, infak ederler. Yine onlar sana in­dirilenlere ve senden önce indirilene ve ahiret gününe inanırlar. İşte onlar Rablerinden bir hidayet üzeredir ve kurtuluşa erenler ancak onlardır. [123]"İyilik, yüzlerinizi doğu ve batı tarafına çevirmeniz değildir. İyilik o kimsenin iyiliğidir ki, Allah'a, ahiret gününe, meleklere, kitaplara, peygamberlere inanır, Allah rızası için yakınlara, yetimlere, yoksullara, yolda kalmışlara, dilencilere ve boyunduruk al­tında bulunan köle ve esirlere sevdiği maldan harcar, namaz kılar, zekat verir, an­laşma yaptığı zaman sözlerini yerine getirir, sıkıntı, hastalık ve savaş zamanların­da sabreder. İşte doğru olanlar, bu vasıfları taşıyanlardır. Muttakiler ancak onlar­dır. [124]
 
   Bu ve başka ayetlerde görüleceği üzere, muttakiler iman ve amel sahibi kimselerdir. Veli kullar da iman eden ve muttaki olan kişilerdir. Takvanın genel anlamı da dinin emir ve yasaklarını gözetmek[125]olduğuna göre, velikişi, inanan, dinin hükümleriyle amel eden ve bunu Allah'a tam bir teslimi­yetle yerine getiren kişi olmaktadır. Yani takva sahibi ve Allah'ın veli kulu olmanın şartı, iman ve salih ameldir. Bunu gerçekleştiren bütün müminler Allah'ın sevgili kulları, yani velileridir. Onlar elbette Allah'ın himayesi ve yardımına layık kişilerdir. Bu dünyada Allah onların dostu ve yardımcısı ol­duğu gibi, ahirette de koruyucusu ve esirgeyicisidir. Onun için onlara korku ve hüzün olmayacaktır.
 
   Şüphe yok ki, iman ve amel bakımından müminlerin dereceleri farklıdır Kimilerinin imanı çok sağlam ve ameli daha fazladır. Elbette böylelerin Al­lah katında dereceleri başkalarından daha üstündür ve mükafatlan da daha büyük olacaktır. Kimilerinin iman ve ameli daha azdır. Yani imanı diğerle­rine göre daha zayıf ve ameli daha azdır. Bilindiği gibi kuvvet ve sağlamlık bakımından imanın artıp eksileceği, yani kuvvetlenip zayıflayacağını Kur'an'ın birçok ayetleri ifade etmektedir. İman ve amel derecesi bu şekilde zayıf veya az olanların mükafatı da şüphesiz daha az olacaktır. Ama arala­rındaki bu farklılığa rağmen, bütün mü'minler, Allah'ın veli kullarıdır. İ-man dairesinde kaldıkça ve dinin gereklerini yerine getirdikçe, kişiler mü'mindir ve Allah'ın veli kullandır.
   Tıpkı bir piramid gibi. Piramidin alt sırasındaki taşlar onun nasıl bir parçası ise, zirvesindeki taş da onun bir parçası olup hepsi piramid olarak adlandırılmaktadır. Bazı taşlar piramidin alt sırasını oluştururken, bazıları da zirvesini oluşturmaktadır. İman ve ameldeki farklı derecelerine rağmen müminler de bu şekildedir ve hepsi Allah'ın veli kullarıdır.[126]"İyi bilin ki, Allah'ın veli kulları (dostları)na hiçbir korku yoktur. Ve onlar üzülmeyecek­lerdir. Onlar iman edip takvaya ermişlerdir. [127]
 
   Gerçek bu şekilde iken, dinin birtakım kavramlarında zamanla sapmalar meydana geldiği gibi, veli kavramının anlamında da sapmalar olmuştur. Bu sapmanın en açık görüldüğü alan da tasavvuftur. Allah, mü'minlerin velisi olduğunu söylerken, tasavvufçular sadece kendilerinin dostu (velisi) olduğu­nu ortaya atmış ve ancak kendi cemaatlarına mensup olanların veli olabile­ceğini ileri sürmüşlerdir. Başka bir deyişle, tasavvufçular müminler arasın­da özel bir veli sınıfı ihdas etmiş ve ancak bunların veli olduğunu söylemiş­tir. Halbuki İslam anlayışında mü'minler arasında özel bir veli sınıfı yoktur. Aksine, bütün mü'minler Allah'ın veli kullarıdır ve Allah da hepsinin velisidir. Bunu yüce Allah şöyle ifade etmektedir: "Allah, iman edenlerin velisi (dostu)dur. Onları karanlıklardan aydınlığa çıkarır. [128]
   Belirttiğimiz gibi, veli kavramı toplumda zamanla sapmaya uğramış ve İslam'a yabancı birtakım inanç yahut kültürlerin boyasıyla boyanmıştır. Bunda İslam'a daha sonra giren ve acem diye adlandırılan milletlerin çok , üyük rorü olmuştur. Bu sapma neticesinde toplumda zamanla değişik bir veli inancı ve anlayışı ortaya çıkmıştır. Buna bir örnek olarak Türk kavmini verebiliriz. Bu inancın ve anlayışın meydana gelmesinde İslam öncesi Türk dinlerinin rolünü örnek gösterebiliriz. Eski İran, Yunan ve Ortadoğu inanç­larının çarpık veli inanç ve anlayışının meydana gelmesinde oynadıkları ro­lü, buna kıyas etmek mümkündür. Eski Türk dinlerinin bu konudaki rolünü A. Yaşar Ocak'tan okuyalım:
"Müslüman Türklerin yaşadıkları mıntıkalarda ve bu arada tabiatıyla Anadolu'da veli kültü tahlil edildiği zaman, bunun kaynağını İslam öncesi eski Türk inançlarının teşkil ettiği daha ilk bakışta dikkati çekecek kadar sarihtir. Tasavvufun veli telakkisi (anlayışı) tabir cşizse, buna bir kılıf hiz­metini görmüştür.
   Bilindiği gibi Türkler, müslüman olmadan önce çeşitli vesilelerle temas­ta bulundukları kültür çevrelerinde, Şamanizm, Budizm, Zerdüştilik, Maz-deizm, Maniheizm ve Hristiyanlık gibi birbirinden mahiyet itibariyle hayli farklı dinlere girmişlerdir. Bunlardan önce ise, uzun yüzyıllar kendilerinin sahip oldukları belirli bir takım inanç sistemleri vardı. Orta Asya gfbi mu­azzam bir coğrafi sahada, yüzlerce yıldır muhtelif Türk toplulukları zikredi­len inanç sistemlerinden birini veya birkaçını benimsemişler, zamanla biri­ni bırakıp bir başkasını kabul etmişlerdir.
   Bu değişiklik esnasında, bir önceki din, yenisinin gelmesiyle tamamen ortadan kaybolmamış, çoğu defa kendini yeni dinin kalıplarına uydurarak varlığını sürdürmüştür. Bu sebeple Türk zümrelerinin girdiği her yeni din, onlara yeni bir şeyler öğretip belli ölçüde düşünce ve hayat tarzlarına etki ederken, diğer yandan da o zümrelere uygun birer yapı kazanmışlardır.
   İşte bundan dolayıdır ki, günümüzde bile Orta Asya'dan Balkanlara ka­dar bütün müslüman Türk topluluklarında bile bildiğimiz en eski inançları olan tabiat ve atalar kültlerinden yukarıda sayılan dinlere kadar, çok çeşitli kalıntıları tesbit etmek mümkün olmaktadırAşağıda açıklamaya çalışacağımız İslami devir veli kültü, işte bu uzun maceranın izlerini taşır.
Türkler'deki veli kültünün temelinin Şamanist dönemde atıldığı söylene­bilir. Eski Türk samanları incelendiği zaman, bunların Türk veli imajına çok benzediğini farketmemek mümkün değildir. Gelecekten haber veren,hava şartlarını değiştiren, felaketleri Önleyen yahut düşmanlarına musallat eden, hastaları iyileştiren, göğe çıkıp uçabilen, ateşte yanmayan Türk sa­manları, bu hüviyeti eriyle adeta Bektaşi menakıpnamelerinde ve kısmen de öteki tarikat çevrelerinde yazılmış menakıpnanıelerde yeniden hayat bul­muş gibidirler. Bu eserlerde anlatılan Türk velileri, işte böyle özelliklere sa­hip kişilerdir.
Şamanist Türkler, samanların harikulade insanlar olduklarına, ruhlar gizli güçler ile ilişki kurup onlara istediklerini yaptırabildiklerine inanırlar­dı. Hatta şamanlar Göktann ile de temasa geçip, ondan mesajlar getirebilen şahsiyetlerdir. Onlar bu kabiliyetleri elde etmek için, tıpkı velilerin yaptığı gibi, inzivaya çekilerek, kendilerini sıkı bir riyazata tabi tutarlardı.
    Ancak burada, şamanizm öncesi eski Türk inançlarından atalar kültü­nün veli kültünün temelinin hazırlanmasındaki önemli rolüne de dokunmak gerekiyor. Muhtelif Türk zümreleri arasında en eski ve köklü inançlardan biri olduğu bilinen atalar kültü genel olarak ecdadın takdisine dayanır. An­cak atanın bizzat kendine tapınma mahiyetinde olmayan atalar kültü, ata­nın öldükten sonra üstün birtakım güçlerle mücehhez hale geldiği ve bu sa­yede ailesine yardım edebileceği inancından doğan, korku ve saygı karışık bir telakki hasıl etmiştir. Bu sebeple ataların ruhlarına kurban kesilir ve eşyaları mukaddes sayılır, mezarları da mukaddestir. . .
   Şamanist dönemde ve özellikle Budizme geçtikten sonra Türk veli kültü­nün İslam öncesi temeli, daha da takviye gördü. Çünkü bu devrede Budist azizlerin çok eskilere inen ve Budizmin yayılmasında önemli bir propaganda aracı olan kerametlerini anlatan metinler bol bol tercüme edildi. Zaten halk için ayinlerde okunmak üzere meydana getirilen bu tercümeler, çabucak ve hayli geniş bir tabana yayıldı. Öylece, samanların üstün ruhani güçlerle do­nanmış şahsiyetlerine, Budist azizlerininkiler ilave edildi. Artık Türk din adamlarının yukarıda sayılan vasıflarına, hayvan kalıplarına girmek, eşya­ları ve cisimleri kendi kendilerine yürütüp harekete geçirmek gibi başka Özellikler eklendi. Bu suretle İslamiyetin Türkler arasında yayılmaya başla­dığı dönemlere, yani onuncu yüzyıla gelindiğinde, artık İslami Türk veli ti­pinin teşekkülüne zemin hazırlanmış oluyordu.
   Bu üstün ruhani kuvvetlerle donanmış insan tipi, müslümanlıkla bağ­daşmakta güçlüğe uğramadı. Kur'an-ı Kerim'deki muhtelif mucizeler göste­ren peygamberlerle Hz. Muhammed'in şahsiyeti, müslüman olan Türklere hiç de yabancı gelmedi. Onlar, kendi din adamlarıyla bu zikredilenler ara­sında pekçok benzer noktalar buldular ve İslamiyete çabuk ısındılar. . .
 
   Biz, Türk veli imajının prototipini meşhur Dede Korkutun şahsında buluyoruz. Aşağıya aldığımız pasaj bu itibarla aynı zamanda tarihi bir belge niteliğini de taşımaktadır:
'Rasul aleyhisselam zamanına yakın Bayat boyundan Korkut Ata dirler bir er kopdi. Oğuzun ol kişi tamam bilicisiydi. Ne dir ise, olur idi. Gaybdan dürlü haber söyler idi. Hak Teala'nın gönlüne ilham ider idi. . . Korkut Ata Oğuz kavminin müşkilini hail ider idi. Her iş olsa Korkut Ataya tanışma­yınca işlemezler idi.[129]
   Bu satırlarda Dede Korkutun her ne kadar veli kelimesiyle nitelendiğini görmüyorsak da, sayılan vasıfları kendisinin böyle telakki edildiğini açıkça gösteriyor. Aslında gerçekten yaşayıp yaşamadığı, eğer yaşadıysa, zamanı belli olmayan bu şahsiyet Oğuz'un, yani bütün Oğuz boylarının bilicisidir, söylediği her şey gerçekleşir, gaybdan haber verir, geleceği bilir, Allah'ın il­hamlarına mazhar olmuştur, Oğuz kavminin bütün güçlüklerini çözer, ken­disine danışılmadan iş yapılmaz.
 
   Şu sayılan nitelikler Dede Korkut ile Şamanlar arasındaki büyük ben­zerliği de ortaya koyuyor. Bilhassa gaybdan ve gelecekten haber verişi, bir iş yapılacağı zaman kendine danışılması bunu pek açık gösteriyor. Metinde, dikkati çeken bir başka nokta, bu zatın Hz. Muhammedin zamanına yakın bir devirde yaşadığının söylenmiş olmasıdır. Bu, onun gerçekten yaşamış ta­rihi bir şahsiyet olmadığının bizce en açık delillerinden biridir. . .
 
   Anadolu'nun tedricen fethedilmeye başladığı XI. yüzyıldan itibaren bura­ya yerleşmeye gelen ve çoğunluğunu Oğuzlara mensup boyların oluşturduğu muhtelif Türk toplulukları, kendileriyle beraber bu telakkiyi ve kültü de ge­tirdiler. Özellikle XIII. yüzyılda Moğol istilası arifesinde ve bu istilanın önünden kaçarak Anadolu'ya yerleşen bazı tarikatlara mensup şeyh ve der­vişler bu konuda başrolü oynadılar. Selçuklu hükümeti onlara birtakım im­tiyazlar ve tekkelerini kurup rahatça faaliyet gösterecek yerler tahsis etti. Vefailik, Yesevilik, Kalenderilik ve Haydarilik gibi gayr-i sünni mahiyetteki tarikatlara ait tekkeler daha ziyade köy ve göçebe muhitlerini tercih eder­ken, Kübrevilik, Sühreverdilik, Rıfailik ve Kadirilik gibi sünni eğilimli olan­lar şehirlerde geliştiler. Zamanla her iki çevredeki tekkelerin başında bulu­nan Hacı Bektaş-ı Veli, Mevlana ve benzerleri gibi, sade çevrelerinde veya bütün Anadolu'da büyük veli olarak şöhret yapmış kişilerin ölümü ile birta­kım türbeler ortaya çıktı. Bu velilerin her birinin türbesi, özelliğine ve mak­sada göre kendine mahsus ziyaret ve kurban usullerinin gelişmesine ortam hazırladı. Hiç şüphesiz ki bu, Orta Asya'daki tatbikatın bir devamındanbaşka birşey değildi.[130]Bu türbelerin etrafında eskiden mevcut ve yeni ima] edilip yayılan menkıbeler, kendilerini yarı mukaddes, fevkalade güçlerle do­nanmış ve hastalıkları iyileştiren ve çeşitli dileklerin gerçekleşmesine yar­dım eden manevi şahsiyetler haline getirdi. Anadolu'nun pekçok yerlerinden gelen değişik tabakalara mensup insanlar buraları ziyarete başladılar. Ken­dilerini yazılı kaynaklardan tanıdığımız velilerden başka, yazılı kaynaklara geçmemiş daha başkaları da vardı. Bu suretle Anadolu'nun pekçok yerinde hemen her kasaba ve köyde, şehirlerde, evliya, ermiş ve yatırlar meydana geldi. Herbirinin etrafında birer kült oluştu. Bu kültlerin bir kısmı zaman içinde giderek mahallileşirken, bir kısmı da tersine şöhretlerinin daha bü­yük oluşu sebebiyle bütün Anadolu'a yayıldı.
   Burada Önemli bir nokta üzerinde durmak istiyoruz. O da, vaktiyle Orta Asya'da vukubulan bir olayın, Anadolu'da da tekrarlanmış olmasıdır. X-XII. yüzyıllarda İslamiyet Orta Asya'da yayılırken tekkelerin çoğu, eski Budist manastırlarının yerine yahut yakınlarına inşa ediliyor, zamanla bu manas­tırlar çevresinde mevcut, oradaki azize ait menakıbeler İslamileştiriliyördu. Böylece o bölgedeki eski kültün kendine mal edilmesi suretiyle yerli halk ile bir bağ kurularak İslam'la ştırma kolaylaştırılmış oluyordu.
    İşte aynı olay, Türkler Anadolu'ya yerleştikleri sırada burada da meyda­na geldi. Genellikle gayr-i sünni tarikatlara mensup şeyh ve dervişler, tek­kelerini terkedilmiş yahut henüz faaliyette olan kilise ve manastırların yeri­ne ve civarına kuruyorlardı. Bundan maksat, orada eski dinin merkezi ile doğrudan karşılaşarak onun kullandığı vasıtaları aynen kullanıp tesirini za­manla zayıflatarak yerine geçmekti. Öyle de oluyordu. Nitekim bu şeyh ve dervişler, yerleştikleri yerlerde kökü hristiyanlık, hatta Hristiyanhk öncesi devirlere çıkan mahalli aziz kültleriyle karşılaştılar. Bu kültler, keramet hi­kayeleri (menkıbeler) aracılığıyla rahatça İslamileştiriliyor, bu vesile ile böl­gedeki Hristiyan halkın müslümanlığa kolayca ısınması sağlanıyordu. Çünkü müslüman olduktan sonra da, bağlı oldukları eski kültü, bir Türk velisi adına İslamileşmiş kılıkta sürdürüyorlardı.
    Buna XIII. ve XIV. yüzyıllara ait bazı örnekler vermek mümkündür. Me­sela, Hacı Bektaş'ın XIII. yüzyılda Suluca Karahöyük (Hacı Bektaş'da kur­duğu tekke, bu havali Hristiyanlarının takdis ettiği Saint Charalambus kül­tünü İslamileştirerek kendine mal etmiş, böylece Hacı Bektaş Hristiyanlar-Ca da benimsenmiştir. Yine aynı yüzyılın ikinci yarısında Balkanlardaki Dobruca bölgesinde bir Türkmen kolonisinin iskanım sağlayan Türkmen ba­bası Sarı Saltık da aynı şekilde, orada eskiden mevcut Saint Nicolas kültü ile özdeşleştirilmiştir. Son olarak Mecitözü yakınındaki Elvan Çelebi tekke­sinde Baba İlyas kültünü örnek verebiliriz. XIV. yüzyılda Elvan Çelebi tara­fından Saint Theodoros ve Saint Georges kültünün yaygın bulunduğu eski Eukhaita köyü civarında kurulan tekke, bu kültlerin Baba İlyas'a mal edil­mesine yardımcı oldu. Öyle ki, XVI. yüzyılda tekkede misafir kalan Avrupalı seyyahlar Baba İlyas'ın kim olduğunu öğrendikleri zaman şaşırıp kalmışlar­dı. Zira anlatılanların yukarıda zikredilen azizlerinkinden farkı yoktu. Bu sebeple Baba İlyas ile bu azizlerin arkadaş olduğunu söylemek zorunda kal­mışlardı.
   İşte Hasluck'un "İki taraflı perestişgahlar" dediği pekçok türbe bu anlatı­lan tarzda, yani eski Hristiyan aziz kültlerinin Türk veli kültleriyle birleş­mesinden doğmuştur.[131]
Bu sentez inanç bir de geliştirilen keramet nazariyesi ile zenginleştiril­miştir. [132]
 
[122]Bakara, 1-3.
[123]Bakara, 1-5.
[124]Bakara, 177.
[125]Bakımz İbn Receb el-Hanbeli, Camİu'1-Ulum ve'l-Hikem, 158, Müessesetıı'r-Risate, Beyrut 1988
[126]Sözlük anlamıyla veli kelimesi Allah, iyi ve kötü kişiler, şeytan ve iagul Ribi b<ışk<ı varlıklar için de kullanılmaktadır.
[127]Yunus,62-63                                                                                                                                    
[128]Bakara, 257.
[129]Decie Korkut Kitabı,!, Nşr. Muharrem Ergin, 1964,
[130]Nakşibendi tarikatı konusunda Nakşı şeyhlerinden Muhammed Kutralı'nın hazırlamış bulunduğu "Nakşibendiliğin Kuruluş ve Yayılışı" adlı doktora tezinin önsözünde verilen ve Ferid Aydın tarafından nakledilen şu bilgiler A. Yaşar Ocak in söylediklerini doğrular niteliktedir; "ilk şeyhler Türkistan ve M.ıvp-raıınnehir'li olmalan sebebiyle Nakşibendiliğe o muhitin gelenek ve adetlerini getirmişlerdir. Telkinleri türlü şekilde tezahür eden gelenekler sebebiyle Nakşibendiliğin Türk fikriyatı bakımından tetkiki gereki­yordu. O bakımdan bu tezi hazırladım. "
Şimdi düşünebiliyor musunuz? Tarikat belli bir muhille kuruluyor ve o tarikat o muhille hakim olan gele­nek ve adetlerden besleniyor, lîu tarikat orada geçerli ölün zihniyet üzerinde kuruluyor elemektir. . . . Bili­yorsunuz Maveraunnehi^Türkislan.ÇmjKeşrnir ve Hindistan esrarengiz düşüncelerin cümbüş halinde ol­duğu bölgelerdir. Demek ki Nakşibendi tarikatı Şarri3nîzmin,Hinduizmin,Budizmin, lîırahrnanizmin.Ma-niheizmin hakim olduğu bu muhitte doğup geliştiğine göre, bunlardan beslenmiştir ve bu ifade bizatihi bir Nakşibendi şeyhinin itirafıdır ve bir doktora tezinin önsözünde yer almaktadır... 13u ifadeye göre Nak­şibendi tarikatının ilk şeyhleri Türkistan ve Maveraıınnehir'ljdir... " Hak Söz,36,Nisan 19O4,sayj 37
[131]A. Yaşar Ocak, Türk Halk inançlarında ve Edebiyatında Evliya Menkıbeleri. 7-12, ISaşJıakanlık Bası-mevi, Ankara 1984.
İslam öncesi Türklerin Şamanizm, Budi/m, Zerrlustilik, ManiheUm ve Mazde.izm dinlerinden beraber ge­tirdikleri dağ ve tepe, (aş ve kaya, ağaç, sihir ve büyü, hastalan iyileştirme, tfaipien ve gelecekten haber verme, tanrının insan gibi görünmesi, tabiat kuvvetlerine hakimiyet, ateşe hükmetme, kemkiterden dirili­me, kadın-erkek ortak ayinler, tahta kılıçla savaşma, tenasüh inancı, hulul inancı, don değiştirme, ejderha ile mücadele, havada uçma, dört unsur inancı, ateş kültü için bkz, a. g. e. 71-72. Kitaplarda Habaeddin Nakşibendiye nisbet edilen kerametlerle karşılaştırınız
[132]İbrahim Sarmış, Tasavvuf ve İslam, Ekin Yayınları: 273-279.
 

En Çok Okunan
En Çok Yorumlanan
Üye Paneli
E-mail
Şifre
 
   
  Yeni Üye | Şifremi Unuttum
Camilerde yapılan vaazlar hakkında ne dersiniz?

İlmi anlamda yetersiz
Faydalı olduğunu düşünüyorum
Dinleme ihtiyacı duymuyorum.
Hep aynı şeyler anlatılıyor
İlmi anlamda gayet yeterli buluyorum
Vaizlerin kendilerini geliştirmeleri lazım

Sonuçlar
..
Sayfalar
Arşiv Arama
 
Video Galeri
Foto Galeri
Takvim
Facebook Beğen

Hakkımızda | İletişim | Video Galeri | Foto Galeri
CH