Ana Sayfa > Site Yazarları

SERDAR KAYALİ - serdarkayali69@gmail.com
İSLAM' DA KEHANET ve BURÇ SAPKINLIĞI
24 Şubat 2015 - 2942 okunma

DİNLER VE KEHANET ÜZERİNE

      İnsanoğlunun geleceğine dair korkusu daima suiistimal konusu olmuştur. Tarih boyunca geleceğin bilinemezliğinden kaynaklanan bu korkuyu gidermek adına birçok yöntem geliştirilmiştir. Bunların en yaygını kehanet ve ona bağlı alt kollardır. Aslında bu yöntemlerin hiç biri kaygıyı tümden giderecek kadar güçlü olmamıştır. Tarihin şarlatanları tarafından durumun böyle olduğunu fark edilmiş ve kehanet yöntemleri toplumların dinleri ile süslenilmiştir. Bir çeşit güçlendirilmiştir.   Bunda da başarılı olunmuştur. Hindistan dinleri ve buna bağlı Fars dinleri, Uzak Doğu dinleri, Yunan ve Mısır mitolojileri sistemlerini zaten insanı köleleştirmek ve tanrı icat etmek üzere inşa ettiğinden KEHANET mekanizmalarından ne bulunmuşsa dinleştirmişlerdir. Zira bu dinler tutarsızlıklarını, tutarsızlığı hali hazırda ispat edilemeyen KEHANET mekanizmalarıyla kapatmaya çalıştıklarından bir çeşit bu mekanizmalara muhtaç kalmışlardır. Sömürmeyi devam ettirebilmek için bu dinlerin kehanete, kehanetin ise bu dinlere olan ihtiyacın bir sonucu olarak kehanet mekanizmaları ile bu dinler arasında faydalanma temeli üzerine kıyılmış bir nikâh vardır. Bu nedenle bahis konusu dinlerin din adamları aynı zamanda bir çeşit kâhinlik görevi de icra ederler.

      Bu nikâh Yahudi ve Hıristiyanlıkla da kıyılmaya çalışılmıştır. Fakat bu dinlerin semai bağlantılarının olması, tahrif edilen kısmının sistematik anlamda diğer dinlere oranla sağlamlığı ilişkiyi nikâh seviyesine getirememiştir. Ancak kehanetle bu dinler arasında nikâh olmasa da kuvvetli bir nişan yapılmıştır. Eskiden beri İslam’la Kehanet mekanizmaları arasında BURÇLAR üzerinden bir nişan kıyılma çabası varsa bile bu hususta başarı sağlanamamıştır.

      Kehanet mekanizmalarından en güçlüsü ‘’BURÇLAR’’dır. Dinlerle alaka kurulması bakımından da burçların özel bir önemi vardır. Çünkü bütün dinler gökle veya gök cisimleriyle ilgilerini pekiştirmişlerdir. Uzayın ulaşılmazlığı ve büyüklüğü bunlara bağlı olarak ortaya çıkan gizemliliği gökyüzünün kehanet odağı olmasına sebep olmuştur. Böyle olmasına aslında insanın bilgisizliği ve acizliği temel nedendir. Bununla birlikte esrar ve gizemlilikten beslenen kan emiciler, insanın bu bilgisizliği ve acizliğine kehanet ipliğiyle örülmüş, din motifleriyle süslenmiş bir elbise giydirmişlerdir. Bunun sonucunda ise toplumların üzerinde özel bir statü edinmeyi başarabilmişlerdir.   
Tarih boyunca eşya ile insan arasında birbirlerine tesiri olması bakımından paralel bir ilişki iddiasını ortaya koymak adına birçok inanış icat edilmiştir. El falları, yüz falları, çay falları, kahve falları, taş falları, fal okları,  tarotlar, küreler, kristaller vs. bunlardan sadece bir kaçıdır.  Uzayla ve uzay cisimleriyle İnsan arasında paralel bir alakadarlık olduğunu iddia eden BURÇ inanışı ise bunlardan sadece biridir. Bu inançların tümü aklî ve ilmî zeminden yoksun farazi hayallerden ibarettir.
 

İSLAM ve KEHANET

      İslam olağanüstü sağlam yapısıyla tüm kehanet mekanizmalarına ve onların yan kollarına kapılarını kapatmıştır. İnsanı suiistimal edecek tüm inanışları Arap Yarımadasının çöplüğüne sürüklemiştir. Böylece Mü’mini TEDBİR-TEVEKKÜL sistemine dâhil edip, sahte tanrıcıkların basit köleleri olmaktan kurtarmıştır. GAYB kavramını gündeme almış, anlamını pekiştirmiş ve onun bilinmezliği ile ilgili hakikatleri sabitlemiştir.
“De ki: “Göktekiler de yerdekiler de GAYBI bilemezler, SADECE Allah bilir. Onlar öldükten sonra ne zaman diriltileceklerinin de farkında değildirler.”[1] Yine rabbimiz meleklere hitaben “Size, göklerin ve yerin gaybını şüphesiz ki ben bilirim, yine açığa vurduklarınızı da, gizli tuttuklarınızı da ben bilirim demedim mi?”[2] Buyurmakla meleklerin dahi bu hususta bilgi sahibi olmadığını bildirmiştir. Ayrıca GAYBIN başkalarına kapalı olduğunu buyurmuş ve anahtarlarının da kendi katında olduğunu bildirmiştir.[3] Bu hususta konuyla doğrudan ilişkili elliye yakın ayetle meseleyi ele almış ve suiistimalcilere adeta nefes alabilecekleri küçük bir boşluk dahi bırakmamıştır.

      Allah (c.c.), GAYB la beşer arasındaki ilişkiyi de belirlemiştir. Bu hususu başkalarına bırakmamıştır.  Gabya dair bilgilerin beşere ulaşmasını sağlayacak tek merci’in dilediği PEYGAMBERLER olduğunu bildirmiştir.
“Allah, size gaybı bildirecek değildir. Fakat Allah, peygamberlerinden dilediğini seçer.”[4]
O Gaybı bilendir. Gaybını da hiç kimseye açmaz. Sadece dilediği Peygamberle (açar)…[5] 

      Bununla birlikte Allah Peygamberlerini Kur’an’da konuşturmuş ve bu hususta peygamberlerin acizliklerini kendi ağızlarından dile getirmelerini istemiştir.
De ki: “Ben size, ‘Allah’ın hazineleri benim yanımdadır’ demiyorum. Ben gaybı da bilmem. Size ‘Ben bir meleğim’ de demiyorum.”[6]
De ki: “Allah dilemedikçe ben kendime bir zarar verme ve bir fayda sağlama gücüne sahip değilim. Eğer ben gaybı biliyor olsaydım, daha çok hayır elde etmek isterdim ve bana kötülük dokunmazdı. Ben inanan bir kavim için sadece bir uyarıcı ve bir müjdeciyim.”[7]
 “Size ben, “Allah’ın hazineleri yanımdadır”, demiyorum; gaybı da bilmem.”[8]  
Ayetlerden net bir şekilde anlıyoruz ki Peygamberler kendiliğinden gaybı bilmezler, bilemezler. Ancak Allah’ın dilediği peygambere bildirdiği kadarı müstesnadır. Bununla birlikte Peygamberle bildirilen gaybî haberlerde insanın özel halleri ile ilgili bir bildiri yapıldığına dair kanıt yoktur. Bu bildirilere genel anlamda bakıldığında DİN’e dair bildiriler olduğunu zaten anlaşılır. Peygamber vasfını taşımayan bir kimsenin gaybı bildiği iddiası veya bu iddiayı destekleyici söylemler, Kur’an’ın doğrudan elliye yakın, dolaylı olarak birçok ayetini inkâr etme sonucunu net bir şekilde ortaya çıkarır. Son peygamberle birlikte de gaybın kapısı insanlığa kapanmıştır. Bu hususta akılsız ve cahil insanlar hariç tüm İslam ümmeti ittifak halindedir.
Durum böyle olunca şunu söyleye biliriz ki İslam’da kehanetin hiçbir mekanizması işlemez. Çünkü İslam’ın yapısı buna müsait değildir. Bu aynen su içinde kibritle ateş yakmaya benzer. Bu husustaki tüm aksi çırpınışlar ve suiistimal hamleleri boşunadır. Geçmişte de günümüzde de gaybı bildiğine veya bir kısmını bildiğine veya Allah’ın dilediği kadar bildiğine inanılan kişilere bütün bu ayetlere rağmen rağbet edilmesi hükmü mutlak olan bu hakikati değiştirmez.
 

GAYB NEDİR?

      Suiistimalciler GAYB’la ilgili Kur’an’daki muhkemliğini ve kendilerine nefes alacak bir boşluk dahi bırakılmadığını görünce GAYB kavramı üzerinde anlam kargaşası yapma yolunu seçmişlerdir. Böylece hedeflerine ulaşmak istemişlerdir. Gaybın türlü türlü olduğunu, sadece Mutlak olanın Allah tarafından bilindiğini, diğerlerinin insanlar tarafında da bilinebileceğini iddia yoluna yönelmişlerdir. Bu nedenle bir sürü tutarsız mukayeseler, acayip garaip önermeler, hatta saçma sapan hikâyeler, anlatılır. Bu şeytanî hamleler ile insanların kafasını karıştırıp böylece kendilerine bir suiistimal kapısı açmayı hedeflerler. Bu nedenle Kuranda Gayb kavramı ile maksadın ne olduğu, kapsamının ne boyutta olduğunu anlamak önemlidir.

      Kur’an gaybı,İnsan algısının ve bilgisinin sebep - sonuç bağlamında hareket edememesinden kaynaklanan bilinmezlik durumu olarak veya (bir başka açıdan) “insanın beşerlik sınırına mahkûm olmasından kaynaklanan ve bu nedenle elde edemeyeceği bir bilgi” türü olarak sunar.  Şimdiki zamanı, geçmiş zaman ve gelecek zamanı içine alır. Eğer bir olay veya bir şey bir kimseye gaybken diğerine gayb değilse o olay veya o şey kendisine gayb olmayan kişinin beşeri bilgi elde etme sınırları çerçevesinde gelişmesinden kaynaklıdır. Yoksa onun gaybı bilmesinden değildir. Zaten bu durumda o kimse için gaybı bildi de denilmez. Ama diğeri için bu olay veya şeyin bilgisi beşeri bir yolla veya vahiy yoluyla kendisine iletilmediği müddetçe gaybtır ve bunu bilemez. Nitekim Allah(c.c.) şöyle buyurmuştur: “Bunlar sana vahyettiğimiz gayb haberlerindendir. Meryem’i kim himayesine alıp koruyacak diye kalemlerini (kur’a için) atarlarken sen yanlarında değildin, tartışırlarken de yanlarında değildin.”[9] Yine Şöyle buyurmuştur. “İşte bunlar, sana vahy ettiğimiz gayb haberlerindendir. Bundan önce onları ne sen biliyordun, ne de kavmin. O hâlde sabret. Çünkü sonuç, muttakilerindir.”[10] Bu ayetlerden açıkça anlıyoruz ki geçmişte vukuu bulan bir olay, olayın vukuu bulması esnasında orda bulunanlar için gayb değilken, orada bulunmayan peygamberimize vahiy yoluyla bildirilmezden önce gayb olarak tanımlanıyor. Bu durum yukarda yapılan tanımın Kur’an’î olduğunun açık göstergesidir.  
 
      Gayb bilgisinin şimdiki zamanın da kuşattığı Kur’an’ca sabittir. Mesela ; “Siz babanıza dönün ve deyin ki: “Ey babamız! Şüphesiz oğlun hırsızlık etti, biz ancak bildiğimize şahitlik ettik. Biz gaybı bilemezdik.”[11]AyetindeYusuf (a.s.)un kardeşi Bünyamin’i alıkoymak için onun heybesine koyduğu kıymetli bir eşyanın heybeye konulduğu anda orda bulunanlar tarafından ve Yusuf (a.s.) tarafından bilindiği halde o esnada orda bulunmayanlar için Gayb olarak tanımlanması da gayb kavramının Kur’an’da şimdiki zamanı kuşattığının bir delilidir.Yine şu ayet gaybın şimdiki zamanı kuşattığına dair delillerden sayılır.
Süleyman’ın ölümüne hükmettiğimiz zaman, onun ölümünü onlara ancak değneğini yemekte olan bir kurt gösterdi. Süleyman’ın cesedi yıkılınca cinler anladılar ki, eğer gaybı bilmiş olsalardı aşağılayıcı azap içinde kalmamış olacaklardı.”[12]
Bu ayette bastonuna dayanmış halde vefat eden ve vefatı sonrasında baston sayesinde ayakta kalan Süleyman (a.s.)ın öldüğünü karşısında hali hazırda bekleyen cinlerin anlamadığını bildirmiştir.  Çünkü O’nun ayakta kalması cinlere dirilik alameti olarak görülmüştür. Ayrıca baston bizzat cinlerin karşısında kurtçuk tarafından kemirildiği halde ki Allah, bu durumu Gayb olarak isimlendirmiş ve de cinlerin gaybı bilmediğine bir örnek olarak bizlere sunmuştur.

      Durum böyle olunca İnsan algısının ve bilgisinin sebep - sonuç bağlamında hareket edememesinden kaynaklanan bilinmezliklerin tümü zaman ve mekân farklılığı göstermeksizin gaybî bilgidir. Ve bu tür bilgilerin tümünü sadece Allah bilir
“Göklerin ve yerin gaybını bilmek Allah’a mahsustur. Bütün işler O’na döndürülür. Öyle ise O’na kulluk et ve O’na tevekkül et. Rabbin yaptıklarınızdan habersiz değildir.”[13]
De ki: “Kaldıkları süreyi Allah daha iyi bilir. Göklerin ve yerin gaybını bilmek O’na aittir. O, ne güzel görür; O, ne güzel işitir! Onların, O’ndan başka hiçbir dostu da yoktur. O, hükmüne hiçbir kimseyi ortak etmez.”[14]

BURÇLAR ve BURÇ İNANIŞLARI

      Tarihi eski batıl dinlere dayanan ve günümüzde hâlâ şeytanî gayretlerle revaçta olan burç sapkınlığının Müslümanlar arasında da yaygın bir şekilde görülmesi şaşılacak bir şeydir. Temelinde delalet ve cehalet olan bu inanışların İslamileşmesinde Muhyiddin İbni Arabi’nin büyük etkisi vardır. Nitekim bu adam Futuhatı Mekkiyesi’nde Burç meselesi üzerinde durmuş, bir yığın saçma sapan delilsiz şeyler söylemiş ve böylece batıl dinlerin batıl inanışları bu adamın havatırları ile İslamî bir zemine kavuşmuştur. Sonraları başkaları da bu adama dayanarak meseleyi İslamî bir boyutla ele alınca artık burçlar meselesi, üzerlerine eklenen türlü batıl safsatalarda İslamîleşmiştir.  İçeriğinde Kur’an’la, sünnetle, akılla, fenle ilişkisi olmayan bir yığın saçmalığı da barındıran ve Türkiye’de meşhur olan Marifetname(!) olarak bilinen kitapta da bu konu allana pullana elle alınıp, meseleye bir o kadar daha safsata eklenmiş, böylece batıl burç inanışları Türkiye’de ayrı bir öneme sahip olmuştur.

      Bütün bu gayretlerden sonra ne yazık ki eskiden kâhin, arraf, müneccim, diye isimlendirilen ve hadislerde kötülenen adamlar-kadınlar günümüzde medyum, astrolog gibi isimlerle elbise değiştirmiş, artık İslam’ı da referans alabilmenin hazzı ile Müslümanlar katında meşru bir yapıya kavuşabilmişlerdir.
Bu insanların bir birlerinden farklı, kendilerine has güya metotları da vardır. Bunlardan bir kısmı İslamî bir takım kavramları batıl bir o kadar da garip metotlarına katarak güya İslami bir hassasiyetle meselelere yaklaşıyor edasıyla hareket ederler. Bunların söylemlerinde İslamî kavramlar yersizce kullanılır. Çünkü kullandıkları kavramların aslında nerde ve nasıl kullanılması gerektiğini de bilmezler. Bunların çoğu bu kavramların içeriğinden de habersizdirler.  Bu anlamda çok komik durumlara da düşerler; fakat o kadar iddialı konuşurlar ki etkiledikleri insanlar adına duyulan endişe onların komikliklerini unutturur. Bu pişkin insanlar bazen de ayet uydururlar. Ne de olsa onları dinleyenlerin bunu fark etmeyeceğini bilirler. Bu nedenle oldukça rahat hareket ederler. Hadiste uydururlar. Kendilerinden o kadar emindirler ki yalan yanlış konuştuklarını akıllarına bile getirmezler.

      Bu insanlar gaybın anahtarları ellerindeymiş gibi büyük bir pişkinlikle, mesnetsizce, insanların gelecekleri hakkında konuşurlar. Batıl kanaatlerini söylemekle geçimlerini sağlarlar. Kiminin elinde iskambil kâğıdı, kiminin tarot kâğıtları, kiminin elinde acayip şekiller-semboller, Allah’tan korkmadan, insanlardan utanmadan yuvarlak cümlelerle, genel geçer nitelemelerle, tutarsız önermelerle, saçma sapan prensiplerle, akıl dışı münasebetlerle konuşup konuşup dururlar. Karşılarında stüdyoya toplatılmış insanlar, çok önemli şeyler dinliyormuşçasına ağızlarını açmışlar, biraz dini motifle süslenmiş, hiçbir dayanağı olmayan saçmalıkları büyük bir hayranlıkla dinlerler.  Bir takım evlilik programlarında evlenecek kişilerin burçlarının uygunluğunun nerdeyse ilk şart olması sanki bunun gerçekte önemi varmış gibi sunulması gülmekten çok ağlamayı gerektiren acayip bir durumdur. Bunları ekranda gören, İslam’ın bu konudaki tutumundan ne yazık ki habersiz bazı Müslümanlar bu şarlatanlara ve yardakçılarına kanıp bütün bunların İslamî olduğunu düşünmeleri ise gerçekten acıdır.


KURANDA BURÇLAR

      Kur’an’ın anlamını tahrif etmek isteyenlerin en çok kullandıkları metot onun kavramlarını alt-üst etme metodudur. Bu iki türlü olur. Birincisi ilmi bir yöntemle yapılan tahriflerdir. Bu tahriflerin cahiller nazarında kıymeti harbiyesi yoktur. Çünkü tahrifi anlamak da gayret ister. Hâlbuki bu insanlar bir şeyi anlamak için gayret göstermeyi sevmezler. Bu nedenle birinci tahrif türü ilimle uğraşanların konusu olur. Genelde bu tür tahriflerle cahiller arasında taşıyıcı rolü üstlenenler mutaassıp, mukallit, menfaatçi ilim adamlarıdır. Onlar bu tahrifleri cahil maması kıvamına getirir sonra onlara yedirirler. Ancak bundan sonra cahiller katında bu tahriflerin bir değeri olabilir.

      Kavramlar üzerinde ikinci tahrif türü ise ucuz tahriflerdir. Bu alçakça bir metottur. Çünkü bunun için çok uğraşmaya gerek yoktur. Birileri bu tahrifi muhakkak kullanır, başkaları ise bu tahrife muhakkak inanacaktırlar. Tahrifin zaten ilmi bir metotla olması saptırılması hedeflenen kitlenin dikkatini çekmeyecektir. Eğer cahilleri saptıracaksanız ucuz tahrifler fazlasıyla yeterlidir. Bu tahrifi yapmak kolaydır fakat düzeltilmesi bir yığın iştir. Çünkü bir tahrif alçakça ve basit olabilir; fakat onu ıslah etmek sadece ilmi veya düzgünce olmalıdır. Ne yazık ki çoğu zaman bu da yeterli olmaz. Çünkü tahrifin hedefi olan cahillerin çoğu kolayca ulaştıkları bir yanlışı gayret göstererek, anlayarak bırakmayı sevmezler. Her halükârda ikinci tür tahrifin cahiller katında doğrudan aracısız bir şekilde karşılığı vardır.

      BURÇLAR üzerinde yapılan tahrif işte bu ucuz olarak isimlendirdiğimiz ikinci tür tahriflerdendir. Bu tahrif o kadar basit ve uçuk bir tahriftir ki cahiller katında tek cümleye dayanır. “Ama Kur’an’da burçlar vardır.”  Bu kadar basit bir bilgiyle olağanüstü büyük bir tahrif yapılır. Bu tahrifle BURÇLARA maksadın tam zıttı olan anlamlar yüklenir. Bu kadar basit bilgiyle artık Gayb, kendisine bile hayrı dokunmayan insanların elinde oyuncak olur. İnsanlar sömürülür, İslam’ın en temel kavramları artık bu basit bilginin etkisiyle yeniden tanımlanır. Olay işte bu kadar büyür.   

      Burç inanışını topluma aşılayanlar uzaydaki bazı yıldızların sekronize hallerini dünyadan görünüş itibari ile bir takım hayvanlara benzetip burçları isimlendirirler. Sonra bir takım tarihlerin bu burçlarla ilişkisinden bir yığın saçma sapan sonuçlar çıkarırlar. Hayvanların mizacı ile insanların mizaçları arasında acayip benzerlikler çıkarırlar. İnsanların gelecekleri, geçmişleri, şimdiki zamanları hakkında atmalar sallamalar bir birini takip eder gider… Yükselen burçlar, Alçalan burçlar, Ay burcu, Güneş burcu bir yığın ekstra saçmalık bu insanlara farklı uydurma, kıvırma sahaları oluşturur. 
 

 
Peki, Kur’an’da burçlar var mıdır?

      Evet, Kur’an’da burçlar vardır. Fakat Kur’an’ın anlattığı burçlar ile bu insanların anladığı burçlar bütünüyle birbirlerine zıttırlar.
Kur’an’da 4 ayette çoğul olarak ‘’BURUC’’ geçer. Tekil olarak Kur’an’da geçmez. Kelimenin anlamı dört kavramın iç içe girmesiyle ortaya çıkar. Bu kavramlar: “korunmuşluk-koruyuculuk, sağlamlık, yükseklik ve insicam” dır. Burç kelimesinin tanınmasında Nisa Suresi 78. Ayet neredeyse tek başına yeterlidir. “Nerede olursanız olun, iyice sağlamlaştırılmış burçlar içinde bulunsanız bile ölüm size ulaşacaktır.”
Çoğul olarak geçmesi Uzaydaki tüm yıldızlarla ilgili olması bakımındandır. Veyahut insicam için birden çok nesneye ihtiyaç duyulmasından kaynaklanır. Çünkü yıldızlar kütlelerinden kaynaklanan büyük çekim kuvvetlerinin birbirleriyle ilişkisine bağlı olarak yörüngelerinde insicamla hareket ederler. Bu yıldızların hem kendileri hem de hareketlerinden ortaya çıkan kuvvet kâinatta bir denge merkezi meydana getirir. İşte BURÇ bu denge merkezidir. Veya her yıldızın kendi kütlesinden ve hareketinden kaynaklanan büyük kuvvettir. Bu güç merkezleri uzaydaki tüm yıldızlarla ilgilidir. Bu İnsanların 12 burç diye bildikleri burçlarla ilgisi diğer yıldızlarla ilgili olduğu kadardır. Bu burçları diğerlerinden farklı kılan hiçbir ayrıcalık yoktur. Kâinatta 12 burç değil milyarlarca burç vardır. Ve bu burçlar kâinata misalle adeta örümcek ağının düğüm noktaları gibidir. Yine Kâinatı bir elbiseye benzetirsek burçlar o elbisenin düğmeleridir veya ilmekleridir. Büyük güç merkezleridirler. Dağılmayı, savrulmayı, bozulmayı engelleyen sağlam, korunaklı, ulaşılması güç (günümüzde imkânsız) Allah’ın yaratma harikalarından sadece biridirler. Allah Şöyle buyurur: “Burçlarla dolu uzaya yemin olsun ki” Yine şöyle buyurur: “Uzayda burçları yaratan, yine orada bir ışık kaynağı (güneş)’i ve aydınlatıcı bir ay’ı yaratanın şanı ne yücedir.” Burçlar, Allah’ın vadi geldiğinde bozulup savrulacaklardır. O zaman da darmadağınık olacaklardır.

      Burçların koruyuculuğunun bir boyutu daha vardır ki Kur’an’da asıl bu boyutuna dikkat çekilmiştir. Fakat burçların bu tür koruyuculuğunun mahiyeti insan aklının sınırları dışındadır. Bu durum Kur’an’da iki yerde gündeme getirilir. Bunlardan biri Hicr Suresi 16-18. Ayetlerdir. Şöyle buyrulur:
“Andolsun ki, biz gökte burçlar oluşturduk ve böylece onu (göğü), seyredenler için süsledik.
“Ve böylece onu, bütün taşlanarak kovulmuş şeytandan koruduk. Sadece kulak hırsızlığı yapan olur, onu da parlak, alevli bir ateş izler.”
 Bu olay burç kelimesi zikredilmeksizin birde Saffat suresi 6, ve 10. ayetler arasında anlatılır. Şöyle buyrulur.
“Biz o yakın göğü bir süsle, yıldızlarla süsleyip donattık.
Böylece onu itaat etmeyen her inatçı şeytandan koruduk.
Öyle ki onlar, Mele-i Alâ'ya kulak verip dinleyemezler ve her yandan kovulur atılırlar; iyice uzaklaştırılırlar. Onlara kesintisiz bir azap vardır.
Sadece içlerinden birisi bir söz kırıntısı kapmayı başarırsa, derhal yakıcı ve delici bir ışın onu kovalar”

      Bahsedilen ayetlere bir bütün olarak baktığımızda burçların yıldız kümeleri veya yıldızlar olduğunu, varlık sebeplerinin ise ziynet ve koruyuculuk olduğunu net bir şekilde öğreniyoruz. Burçların özellikle Hicr 16-17. ayetlerde vurgulanan koruyuculuğunun bir boyutunda şeytanların hırsızlık yapmalarını engellemek şeklinde olduğunu kolayca anlıyoruz. Ayrıca Saffat suresi 8. ayette ki detayda nerden ve kimlerden çalmak istedikleri ile ilgili bilgiyi de öğreniyoruz. Saffat suresi 10. ayetten ise ne çaldıklarını öğreniyoruz.
Ayette geçen  الْخَطْفَةَ “Hatfe” bir bütünden kopartılan küçük ve tek başına anlamsız parça demektir. Bu manada Hac suresi 31. ayette şirk koşan kimse ile ilgili misalde yere düşen ve leş kuşlarına yem olan müşrikten kuşların kopardığı bir parça olarak kullanılır. Yani bir kuş lokması kadar et, vücuda oranla ne anlam ifade ederse şeytanların meleü âla’dan çaldıkları o dur. Şeytanların ŞİHAB’a (azaba) yakalanmama tedirginliğiyle aldıkları o küçük parça Allah nazarında değersizdir. Aksi takdirde Allah(c.c.) buna müsaade etmezdi. Fakat Allah bu müsaadesiyle şeytana kul olmak isteyenlere bu özgürlüğü vermiştir. Yoksa gayba dair bilgi ifade edecek kadar değildir. Çünkü Allah’ın, o parça hakkında (HATFE) buyurmasıyla alınan sözü önemsiz saydığı anlaşılır.Fakat bu (HATFE) parçanın şeytanlar katında bir önemi olmalıdır ki o kadar tehlikeyi göze almalarının bir anlamı olsun. Şeytanlar için çalınan bu (HATFE) parçanın önemi kâhinler, medyumlar ve sihirbaz gibi Şeytan dostlarının 100 kat yalanı ustaca üzerine yerleştirebilecekleri kadar temel olabilmesi bakımındandır.[15] Böylece Şeytan dostları, üzerine 100 kat daha yalan ekledikleri safsatalarını cahil ve bütün bu olup bitenden habersiz insanlara anlatırlar.
Ayetlerde de açıkça anlaşıldığı gibi “Burçlar” şeytanların bu hırsızlıklarına karşı koruma kalkanlarıdır. Belki Şeytanlar Meleu âla’yı dinledikleri o yere ulaşabilmede burçlar nedeniyle sıkıntı çekiyorlardır. Belki burçların çekim kuvvetleri onları hedeflerinden saptırıyordur. Belki yıldızların bir takım ışınları şeytanları rahatsız ediyordur. Bilinmez… Çünkü şeytanlar üzerlerinde deney yapabileceğimiz mahlûklar değillerdir.  Bu nedenle bunları bilmemiz imkânsızdır. Ancak Allah bilir. Fakat Kur’an’dan öğrendiğimiz net bir hakikat vardır ki o da şudur: Burçlar gaybın kilitlerindendir. Burçlar Gayb bilgisini koruyan, bilinmezliğini sağlayan etkenlerden biridir. Burçların varlığı gaybdan haber vermek için değil, gaybdan haber vereni engellemek içindir. Onların bildiğimiz iki görevinden biri budur.  Durum böyle olunca Burçları gayb bilgisinin anahtarları gibi görmek zulmün ta kendisidir. Ayetlere tersinden bakmadır. Evet, Kur’an’da Burçlar vardır ama bu şeytan pisliğiyle doyan insanları İslamileştirmek veya yaptıklarını meşrulaştırmak için değil, bizzat onların işlerinin şeytan işi birer pislik olduğunu bildirmek için vardır. Fal tek başına şeytan işi bir pislik olduğu halde[16], Allah’ın Burçlar gibi kevnî ayetlerini fal malzemesi yapanların ne kadar pisliğe bocalandığını varın siz düşünün.
 

BAZI MÜSLÜMANLARIN BURÇLARLA İLGİLİ TUTUMU

      Cehalet insanda iki şekilde tezahür eder. Birisi inanılması gereken hakikatlere sırt dönmekle, diğeri inanılmaması gereken batıla sorgusuz inanmakla gerçekleşir. Birinci tür cehalet daha çok seküler çevrelerde görülür. Bu cehalet türü aslında kibir, bencillik, tek dünyalılık ve umursamazlık sonucu gerçekleşen bilgisizliğin bir sonucudur. İkinci cehalet türü daha çok dini çevrelerde görülür. Genelde duydukları her şeye inanırlar. Bu cehalet türü de aslında öz güven yetersizliği, kişiliksizlik, aklı kullanmama sonucu gerçekleşen bilgisizliğin bir sonucudur. İki cehalet türünün yaşam standartları ve hayatı anlamaları farklı olduğu halde birçok batılda birleşmeleri ise batılın tek cihet olmasının sosyolojik delillerindendir. Burçlar haricinde başka yanlışlarda da bunlar ortak düşünürler. Mesela İlah tasavvurları, gayb inanışları, mekân ve zamanla ilgili kutsiyet algıları, bidatlere bağlılık, hikâyelere aşırı önem, kişileri ululaştırmak, kabirleri anıtlaştırmak, sihir, büyü, falla ile ilgili meseleler, ölüm ve sonrası ile ilgili bir takım meseleler bunlardan sadece bir kaçıdır.Bunların çoğu bu burç saçmalıklarına inanırlar. Hatta onlardan hayatlarını burç fallarına göre tanzim edenleri vardır. Aralarındaki tek fark birinci türden cahiller daha çok bilimsel bir yaklaşımla yaklaşıyormuş gibi, İkinci türden cahiller ise daha çok dini bir yaklaşımla yaklaşıyormuş gibi görünürler. Netice itibari ile varılan nokta aynı olur. Yol farklı olsa bile sonuç her halükarda aynıdır. Şeytanın sağdan ve soldan yaklaşmasının nasıl olduğuna dair örnek teşkil eden böyleleri hakkında “Allah ıslah etsin“ duasından başka söylenilecek bir şey yoktur.

      Hâl böyleyken, günümüzde bilinçli bazı Müslümanların burçlarla gaybla ilgili tutumları anlaşılır bir şey değildir. Kur’an’ın gaybın bilinmezliğiyle ilgili elliye yakın ayeti, Peygamberimizin yıldızlarla, yıldızlardan çıkarım yapanlarla, kâhinlerle, falcılarla, büyücülerle, müneccimlerle ilgili birçok hadislerine rağmen hala böyle şeylere inanmayı sağlayabilecek türden konuşmalar yapmaları anlaşılır bir şey değildir. Hâlbuki bu tür sapkınlıklarla mücadele Kur’an’ın indiriliş maksatlarından biridir. Bu nedenle Peygamberimiz (s.a.v)"Kim bir kâhine (medyuma) veya arrafa[17] (falcıya) gider de onun dediğini, doğru kabul ederse o gerçekten Muhammed'e (s.a.v.) indirileni (Kur’an’ı) inkâr etmiş olur."[18] Buyurmuştur.  Çünkü bu burççular, (her türlü) falcılar, cinciler, kâhinler, medyumlar açık bir şekilde Allah’ın kitabında bir yığın ayetle kapatılan suiistimal kapısını aralamak için çırpınırlar. Böylece onlar Kur’an’la mücadele ederler. Bu nedenle Allah Resulü (s.a.v.), onları doğrulamanın Kur’an’ı yalanlamak olduğunu söyler. Yoksa Allah resulü altı boş kelimelerle, hamasî duygularla konuşmaz.

      Sonuç olarak şunu söyleye biliriz ki; Gaybı Allah bilir ve peygamber gelmeyeceğine göre bundan sonra da başka kimseye de bildirmez. Çünkü o kitabında bunu açıkça ilan etmiştir.[19] O buyurduğu bir şeyin tersini yapmaz bundan beridir. Durum böyle olunca bu bilgilinin birisi tarafından bilindiğini iddia etmek o yalancıyı doğrulamak, (haşa) Allah’ı yalancılıkla suçlamak olur.  Ayrıca birçok ayette Allah’ın kendisine tahsis ettiği bu bilgiyi başkasına tahsis etmek, affedilmez bir günah olan Şirkle de doğrudan meşgul olmak demektir. Bu nedenle Müslümanların bu hususta oldukça dikkatli olmaları hem kendilerinin suiistimal edilmemesi bakımından hem de böyle günahla meşgul olunmaması bakımından oldukça elzemdir. Ve El- Hamdulillahi Rabbil Alemin. 

Serdar KAYALİ 
Bayburt Hicret Derneği
 

 
 
 
 
 
 
 
                 

 


[1] Neml 65
[2] Bakara 33
[3] Enam 59
[4] Âli İmran 179
[5] Cin 26-27
[6] Enam 50
[7] Araf 188
[8] Hud 31
[9] Âli İmran 44
[10] Hud 49
[11] Yusuf 81
[12] Sebe 14
[13] Hud 123
[14] Kehf 26
[15]Ebû Hureyre, şöyle rivayet etmiştir:
Resulullah (s.a.v.), şöyle buyurdu: "Allah, gökteki 'melekler'e bir şeyin infaz edilmesini emrettiği zaman, düz bir taş üstünde hareket ettirilen zincir sesi gibi heybetli olan bu ilâhî buyruğa tam mânasıyla itaat etmek üzere melekler, kanatlarını birbirine vururlar. Kalblerinden korku gidince de Melekler; Cebrail, Mîkâîl gibi mukarreb meleklere: Rabb'iniz ne buyurdu? diye sorarlar. 'Mukarreb melekler: Allah, doğruyu söyledi, diye Allah'ın emir ve hükmünü bildirirler. Ardından Allah yüce ve büyüktür derler. İşte bu arada kulak hırsızı 'şeytânlar', Allah'ın verdiği emir ve hükümlerden küçük bir parça işitirler. Bu esnada kulak hırsızı o 'şeytânlar' birbirlerinin üstünde sıralanmış haldedirler. Bu durumda iken en üstteki 'şeytan', 'melekler' arasında cereyan eden konuşmadan bir parça işitir ve bu sözleri, altındaki 'şeytan'a hemen aktarır. Bazen üstteki 'şeytan', işittiği haberi altındakine ve o da kâhin veya sihirbazların diline atmadan önce bir ateş topu üstteki 'şeytan'a erişir. Bazen de haberi alttakine ulaştırıncaya kadar ateş ona ulaşmaz. Nihayet kendisine haber ulaşan kâhin veya sihirbaz, o habere, yüz yalan katıp etrafa söylerler.
İbn-i Mace, C.1, H.no: 194, s. 346-347.
[16] Maide suresi 90
[17] Arapların örfünde işaretleri değerlendirerek bir takım sonuçlara varan kişiye denilirdi.  
[18] Ahmed B. Hanbel Müsned 2/429
 
[19] Âl’i İmran 179, Cin 26-27, 

Bu Yazıyı Paylaşın:


Yorumlar (0):

Yorum Ekle


Adınız Soyadınız*

E-posta Adresiniz*

(E-posta adresiniz sitede görünmez)

Yorumunuz*



(Yandaki güvenlik kodunu bu alana giriniz)
   
 


SERDAR KAYALİ Diğer Yazıları

18 Haziran 2014 - Abdulaziz Bayındır Hocanın Kader Çarpıtması
23 Ağustos 2013 - İBN-İ SEBELER VE TESİRLERİ
16 Nisan 2013 - ŞART RÜZGÂRLARI VE ADAMLARI
05 Nisan 2013 - DEĞİŞİM VE MODERNİZM
05 Nisan 2013 - TAŞIN ÜSTÜNE OTURANLAR
04 Nisan 2013 - MESCİDLERİ ALLAH'A BİRAKIN
04 Nisan 2013 - ZİNDANLARIMIZDAN KURTULMAK
04 Nisan 2013 - DAVETLİSİNİZ
04 Nisan 2013 - ÖLÜM
04 Nisan 2013 - ÇOCUK EĞİTİRKEN DUA
04 Nisan 2013 - BİRR’ İN BİR OLMASI
03 Nisan 2013 - ŞİRK’İ PAGANLIKLA SINIRLAMAK
En Çok Okunan
En Çok Yorumlanan
Üye Paneli
E-mail
Şifre
 
   
  Yeni Üye | Şifremi Unuttum
Camilerde yapılan vaazlar hakkında ne dersiniz?

İlmi anlamda yetersiz
Faydalı olduğunu düşünüyorum
Dinleme ihtiyacı duymuyorum.
Hep aynı şeyler anlatılıyor
İlmi anlamda gayet yeterli buluyorum
Vaizlerin kendilerini geliştirmeleri lazım

Sonuçlar
..
Sayfalar
Arşiv Arama
 
Video Galeri
Foto Galeri
Takvim
Facebook Beğen

Hakkımızda | İletişim | Video Galeri | Foto Galeri
CH